1 Ağustos 1995, saat 8:20'de sıcak bir yaz gününe doğmuşum ben. O gün kayda değer pek bir şey olmamış dünyada ama ertesi gün Şili'ye vuran kar ve soğuk dalgası o ay boyunca ülkenin bir çok yerini felç etmiş.
Benimle aynı günde Filipinli bir aktör olan Derick Monasterio doğmuş. O kim mi? Hiç bilmem.
Hayatımın ilk birkaç saati hastanede, ilk birkaç günü ise bir teyzemin evinde geçmiş. Daha o eve girdiğimiz ilk gecede güveler vücudumu yemiş. Sonra da kendi evimize geçmişiz zaten. Hayatımın ilk senesi ise Malatya'da, sabahları babam okuldayken bana bakan annem ve akşamları annem hastanede nöbetteyken bana bakan babamla geçmiş.
İstanbul'a gelmişiz sonra. Babamın tayini çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yere Büyükada'ya çıkmış. Annem de Heybeli'deki verem sanatoryumunda çalışmaya başlamış.
Çocukluğum aman kızımız düşmesin, üzülmesin, bir yanına bir şey olmasınlarla geçti. Sporla aram hep kötüydü. Koşamazdım, atlayıp zıplayamazdım. Çabuk yorulurdum. Buna rağmen üç sene yüzdüm. Bir de her yere bisikletle giderdik adada.
Küçükken ansiklopedileri elime oyuncak diye verirlermiş, resimlerine bakarmışım. Evimizde bir duvar boyunca kitaplık vardı, hep okudum. Okumasaymışım keşke. Algısı düşük insanlar mutlu oluyor. Sebzelere bakın mesela!! Hiç mutsuz sebze gördünüz mü?? Okumayın.
Babam haklı olarak inançsız, annem haklı olarak spiritüel bir insandı. Ben de Eski Mısır tanrılarına inanırdım küçükken. Olsun...
...
Hala niye okuyorsunuz ki sonunu bildiğiniz hikayeyi?? Sonra benim gibi mantar bir insan çıkmış işte bütün bunların içinden. Bak hala okuyor...
Git bir çay koy sen dost insan. İçimden bir ses sen çay seversin diyor.
Kabul Ulan, Sadece Sayfa Bunlar
31 Ekim 2012 Çarşamba
30 Ekim 2012 Salı
Ben WTA'e gittiydim...
Babamla gittik. Güzeldi.
Me gusta.
Seneye önden ve önceden almayı planlıyorum biletleri. Sonra kendimi korta atacağım.
Arkadan arkadan cidden olmuyor...
İş tenis olunca maç yorumu yapamıyorum. Özür dilerim. =)) Daha çok ağzım açık izleyip, ace'leri sayıyorum.
Ama babam olsa güzel anlatırdı...
24 Ekim 2012 Çarşamba
Ay rota!!..
Sabah tatil diyerekten 12'de uyanmıştım zaten, uyanır uyanmaz da "Ay rotayı açıklıyorlarmış!!" diyerekten Eurosport karşısına oturdum, daha ayılamadan o uydumsu görüntüler beni salak etti.
Ne rotası derseniz efenim Tour De France rotası. Evet, 100. yıl rotası bu gün açıklandı ve ben sabantan beri hala eğer bir bisikletçi olsaydım Alpe-d'Huez ilk kez çıkılırken bir çalının arkasına saklanır, diğerlerinin tüm yolu dolanıp geri dönmesini beklerdim herhalde diye düşünüyorum. Ve evet, çok ciddi teorilerim var bu konuda.
Efendim rota benim beklediğim kadar çıkmadı, gerçi ben her dağ görüşümde "Herifler buraları nasıl tırmanıyor yaa!.." diye düşüncelere dalıyorum ya... Neyse. Sabah sabah aklıma gelmedi not tutmak, şimdi de laflarımı toparlayamıyorum.
Dikkatinizi çekerim, beklediğim kadar çıkmadı dediysem de rotaya kolay falan demiş değilim. Yine sporcuların cıvığını çıkaracak dağlar, tepeler var. Yarış Korsika'dan başlayıp, Paris'te sona erecek. İzlemesi 2012'den daha keyifli olacaktır diye umuyorum, bu senenin biraz durağan geçtiği göz önünde bulundurulursa. (Hatırlarsanız Sky bir yerden sonra aldı başını yürüdü, tutamadılar, günlerce onları ve mavi çizgilerini seyrettik.)
Şimdi gelelim röpörtaj veren sporculara.
Şahsen Bradley Wiggins ne dedi hiç hatırlamıyorum. Ama mavi kabanını hatırlıyorum. Ve Mark Cavendish'in yanında ne kadar kısa kaldığını hatırlıyorum.
Tamam, neyse!! Cadel Evans'ın kendi kendisini takımın lideri yapması sabah sabah bir ilginç geldi. Hatta host ona Tejay Van Garderen'in bu sene çok iyi performans gösterdiğinden falan bahsettiğinde bir ayrı iplemedi. Abi insan biraz alçak gönüllü olur. Ayrıca bu sene gördük sayın Evans, bacaklar eskisi gibi çalışmıyor artık sanki.
Philippe Gilbert lanetli arkadaşlar. Gökkuşağı mayoyu giydi ya. Unutun onu siz.
Mavi Kabanlı Wiggo'ya geri dönüyorum. Edit: Aşağıdaki dost insanın yardımlarıyla doğru yolu buluyoruz, Wiggo Giro'ya odaklanacakmış önümüzdeki sene. TdF'de Froome için çalışacaklarmış.
Bir de Andy Schleck'in bir TdF "kazananı" olduğu halde sahneye çağrılmaması ilgimi çekti. Sanırım kamera bir kere çekmese, orda olduğunu bile anlamazdık.
Son olarak. Wiggo gelsin, alış-verişe gidelim istiyorum. Hayır Twitter hesabını da kapatmış sayın Wiggo, nasıl ulaşırız bilemiyorum.
Ne rotası derseniz efenim Tour De France rotası. Evet, 100. yıl rotası bu gün açıklandı ve ben sabantan beri hala eğer bir bisikletçi olsaydım Alpe-d'Huez ilk kez çıkılırken bir çalının arkasına saklanır, diğerlerinin tüm yolu dolanıp geri dönmesini beklerdim herhalde diye düşünüyorum. Ve evet, çok ciddi teorilerim var bu konuda.
Efendim rota benim beklediğim kadar çıkmadı, gerçi ben her dağ görüşümde "Herifler buraları nasıl tırmanıyor yaa!.." diye düşüncelere dalıyorum ya... Neyse. Sabah sabah aklıma gelmedi not tutmak, şimdi de laflarımı toparlayamıyorum.
Dikkatinizi çekerim, beklediğim kadar çıkmadı dediysem de rotaya kolay falan demiş değilim. Yine sporcuların cıvığını çıkaracak dağlar, tepeler var. Yarış Korsika'dan başlayıp, Paris'te sona erecek. İzlemesi 2012'den daha keyifli olacaktır diye umuyorum, bu senenin biraz durağan geçtiği göz önünde bulundurulursa. (Hatırlarsanız Sky bir yerden sonra aldı başını yürüdü, tutamadılar, günlerce onları ve mavi çizgilerini seyrettik.)
Şimdi gelelim röpörtaj veren sporculara.
Şahsen Bradley Wiggins ne dedi hiç hatırlamıyorum. Ama mavi kabanını hatırlıyorum. Ve Mark Cavendish'in yanında ne kadar kısa kaldığını hatırlıyorum.
Tamam, neyse!! Cadel Evans'ın kendi kendisini takımın lideri yapması sabah sabah bir ilginç geldi. Hatta host ona Tejay Van Garderen'in bu sene çok iyi performans gösterdiğinden falan bahsettiğinde bir ayrı iplemedi. Abi insan biraz alçak gönüllü olur. Ayrıca bu sene gördük sayın Evans, bacaklar eskisi gibi çalışmıyor artık sanki.
Philippe Gilbert lanetli arkadaşlar. Gökkuşağı mayoyu giydi ya. Unutun onu siz.
Mavi Kabanlı Wiggo'ya geri dönüyorum. Edit: Aşağıdaki dost insanın yardımlarıyla doğru yolu buluyoruz, Wiggo Giro'ya odaklanacakmış önümüzdeki sene. TdF'de Froome için çalışacaklarmış.
Bir de Andy Schleck'in bir TdF "kazananı" olduğu halde sahneye çağrılmaması ilgimi çekti. Sanırım kamera bir kere çekmese, orda olduğunu bile anlamazdık.
Son olarak. Wiggo gelsin, alış-verişe gidelim istiyorum. Hayır Twitter hesabını da kapatmış sayın Wiggo, nasıl ulaşırız bilemiyorum.
17 Ekim 2012 Çarşamba
14 Ekim 2012 Pazar
Ve Felix atladı!
Ve Felix atladı!
Tarihe tanık olmak herkese nasip olmaz, tadını çıkartıyorum. =))
Bir arkadaş nereye ineceğini nasıl biliyorlar diye sormuş, efenim anlatayım. Önce düşüş süresi hesaplanıyor. [h=1/2xgxt'kare] Sonra bu süre [Vfinal=Vinitial+axt] formülünde yerine yerleştirilerek son hızı bulunuyor. Serbest düşüş yaptığından dolayı ilk hızı 0 (sıfır) alıyoruz. "a" da "g"ye, yani yer çekimine eşit.
Buraya kadar her şey tamamsa, işin çetrefilli kısmına geçiyorum. =D
İlk önce gaz yoğunluğunun çok çok az olduğu atmosfer tabakalarının toplam kalınlığı bulunup (yani rüzgarın olmadığı yerler) ne kadar süre düz bir şekilde indiğini buluyoryuz. [yol=hızxzaman]
Sonra rüzgarlı (yani hava olaylarının gerçekleştiği) tabakaya geldiğimizde Felix'in ne kadar, ve ne yöne sürükleneceğini buluyoruz, ki formül yine aynı.
Fakaaaat!!!.... Eğer siz atmosferin hava olayları gerçekleşmeyen tabakasında bir süre kaldıysanız, bu havanın size kayda değer etki yapmadığı, ki bu da dünyanın siz yukarıdayken ayaklarınızın altından kaçtığını gösteriyor. (Yani dönüşü sizi etkilemiyor.)
O zaman yine [x=v.t] ile bir de yeryüzü bizden ne kadar kaçmış onu buluyoruz.
...
Ben bunları neden anlatıyorum yahu... İnanmayın bunlara, ne söylediğimi bilmiyorum. Külliyen yalan bunlar. =D Fizikten ikiyle geçtim ben geçen sene!! =D
Yok cidden, beni bu sefer ciddiye almayabilirsiniz. Ben de almıyorum pek.
Ama gerçekten çok muazzam bir atlayıştı. Özellikle kabin basıncı düşürülürken dışarı çıkan gazın sesi... Söyleyecek bir şey bulamıyorum gerçekten.
İncelenebilir evrenin çapı yaklaşık 96 milyon ışık yılı. İnsanlar bu skalada toz zerrecikleri bile değiller; fakat içimizden arada bir evrenle aşık atanlar çıkıyor.
Gurur ve haz duymaya bakalım bence... =)
12 Ekim 2012 Cuma
Benden ciddi yazı pek çıkmaz ama...
Arkadaşlar bilen bilir, benden ciddi yazı pek çıkmaz. Dalga geçmeyi severim, ama bu sefer olay ciddi.
Cidden ciddi.
Herkes kendince bir şey yapar, ben de stres atmak için akşamları sahilde paten kayıyorum. Yanından geçtiğim bisikletçilere pek dikkat etmem genelde; onlar dikkat çekmek için gidonlarına ışık takar, ben de kafama mavi fareli şapka takıyorum. Maksat yayalar geldiğini fark edebilsin. Fakat dün çok ilginç bir şey oldu, ve ben daha önce dikkatimi çekmeyen bir şeyi, gerçekten tehlikeli bir yoldan fark ettim.
Perşembe günleri, yine sahil yolunda bisiklete binen kalabalık bir grup var. Adeta kendi mini-pelotonlarını kurmuşlar, düşününce hoş ve anlamlı geliyor kalabalık bisiklete binmek, değil mi?
Hafta içi, akşam vakti. Yol, birkaç balık tutan kişi dışında boş. Ben bu grupla tam dönemeçlerden birini dönerken karşılaştım. Normalde benim için hava hoş. Acemi değilim; kenara çekilip, geçip gitmelerini bekleyebilirim.
Şimdi düşünün, yaklaşık yirmi bisikletli. Neredeyse hepsinin gidonunda bir ışık var. Olay buraya kadar iyi, hoş. Fakat arkadaşlar, o yanıp sönen ışıkların bende böyle bir reaksiyona yol açacağını inanın bilmiyordum.
Ben epileptiğim. Belki sara deyince daha iyi anlarsınız. Epileptik insanların beyin hücreleri elektriği normal insanlarınkinden daha hızlı iletiyor. Bazen beyindeki, hadi aşırı yüklenme diyelim, sara nöbeti olarak bilinen, ölümle sonuçlanabilen spazmlara ve bilinç kaybına yol açabiliyor.
İşte o yanıp sönen ışıklar, bir araya geldiğinde beni az kalsın nöbete sokuyordu.
Amacım size kimseyi acındırmak, duygu sömürüsü yapmak değil. Fakat dikkat çeksin diye taktığınız ışıklar, istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor. İnanın bana, düz ışıklar da yeterince uyarıyor insanları.
Şanslıydım ki, grupla karşılaştığımda gelen sadece anksiyete atağı oldu. Birkaç kişiyi kıl payı sıyırdığımı hatırlıyorum. Ama çok daha kötüsü olabilirdi. Hastalığı benimkinden daha ileri safhada olan birisi nöbete girebilirdi, arkanızda kalırdı, siz az kalsın çarptığınız adamı unuturdunuz; inanın, o bomboş yolda kimse sesini duyup yardım edemezdi.
Kendim için endişelendiğimden çok, bundan korktum ben dün.
"Flashlight" denen, çok hızlı yanıp sönen ışıkları bisikletinize, hele de grup olarak biniyorsanız, lütfen takmayın. Mümkün mertebe düz ışıklar kullanın. Size hemen yarın gidin yeni ışık alın demem, diyemem. Ama eğer yanıp sönen bir ışığınız varsa, hafifçe yere doğru kırarak kullanın. İnsanların gözünü alması, ya da epileptik kişilerin nöbetlerini tetiklemesi riskini en aza indirmiş olursunuz.
Şu an çok dikkatinizi çekmeyebilir bu yazı. Daha öncelerde benim bisiklet ışıklarına dikkat etmediğim gibi. Belki yarın unutursunuz. Ama yinede, umarım bu yazı gereken mesajı verir.
Kalem kılıçtan keskindir derler. Laf benden çıktı, hadi kalem, şanını lekeletme.
Cidden ciddi.
Herkes kendince bir şey yapar, ben de stres atmak için akşamları sahilde paten kayıyorum. Yanından geçtiğim bisikletçilere pek dikkat etmem genelde; onlar dikkat çekmek için gidonlarına ışık takar, ben de kafama mavi fareli şapka takıyorum. Maksat yayalar geldiğini fark edebilsin. Fakat dün çok ilginç bir şey oldu, ve ben daha önce dikkatimi çekmeyen bir şeyi, gerçekten tehlikeli bir yoldan fark ettim.
Perşembe günleri, yine sahil yolunda bisiklete binen kalabalık bir grup var. Adeta kendi mini-pelotonlarını kurmuşlar, düşününce hoş ve anlamlı geliyor kalabalık bisiklete binmek, değil mi?
Hafta içi, akşam vakti. Yol, birkaç balık tutan kişi dışında boş. Ben bu grupla tam dönemeçlerden birini dönerken karşılaştım. Normalde benim için hava hoş. Acemi değilim; kenara çekilip, geçip gitmelerini bekleyebilirim.
Şimdi düşünün, yaklaşık yirmi bisikletli. Neredeyse hepsinin gidonunda bir ışık var. Olay buraya kadar iyi, hoş. Fakat arkadaşlar, o yanıp sönen ışıkların bende böyle bir reaksiyona yol açacağını inanın bilmiyordum.
Ben epileptiğim. Belki sara deyince daha iyi anlarsınız. Epileptik insanların beyin hücreleri elektriği normal insanlarınkinden daha hızlı iletiyor. Bazen beyindeki, hadi aşırı yüklenme diyelim, sara nöbeti olarak bilinen, ölümle sonuçlanabilen spazmlara ve bilinç kaybına yol açabiliyor.
İşte o yanıp sönen ışıklar, bir araya geldiğinde beni az kalsın nöbete sokuyordu.
Amacım size kimseyi acındırmak, duygu sömürüsü yapmak değil. Fakat dikkat çeksin diye taktığınız ışıklar, istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor. İnanın bana, düz ışıklar da yeterince uyarıyor insanları.
Şanslıydım ki, grupla karşılaştığımda gelen sadece anksiyete atağı oldu. Birkaç kişiyi kıl payı sıyırdığımı hatırlıyorum. Ama çok daha kötüsü olabilirdi. Hastalığı benimkinden daha ileri safhada olan birisi nöbete girebilirdi, arkanızda kalırdı, siz az kalsın çarptığınız adamı unuturdunuz; inanın, o bomboş yolda kimse sesini duyup yardım edemezdi.
Kendim için endişelendiğimden çok, bundan korktum ben dün.
"Flashlight" denen, çok hızlı yanıp sönen ışıkları bisikletinize, hele de grup olarak biniyorsanız, lütfen takmayın. Mümkün mertebe düz ışıklar kullanın. Size hemen yarın gidin yeni ışık alın demem, diyemem. Ama eğer yanıp sönen bir ışığınız varsa, hafifçe yere doğru kırarak kullanın. İnsanların gözünü alması, ya da epileptik kişilerin nöbetlerini tetiklemesi riskini en aza indirmiş olursunuz.
Şu an çok dikkatinizi çekmeyebilir bu yazı. Daha öncelerde benim bisiklet ışıklarına dikkat etmediğim gibi. Belki yarın unutursunuz. Ama yinede, umarım bu yazı gereken mesajı verir.
Kalem kılıçtan keskindir derler. Laf benden çıktı, hadi kalem, şanını lekeletme.
5 Ekim 2012 Cuma
Dağınık Bir Yazı Da Benden...
Evet artık tek başıma matematik soruları çözebiliyorum. Her ne kadar 3/5'in 0.6 ile aynı şey olduğunu kavrayabilmek için hala biraz zamana ihtiyacım da olsa...
Ama yazamıyorum.
Ulan gerizekalı bizim bu okuduğumuz ne diyebilirsiniz. E, hakkınız. Ama okuduğunuz şeyin hiçbir edebi değeri yok, onu da inkar edemezsiniz.
Çok uzun süredir edebi değeri olabilecek hiçbir şey çıkmadı elimden. Yok. Aptallaşıyorum sanırım. Çevremde gördüğüm, hayatında okuduğu kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen, daima ya diyette ya alışverişte olan, her yüz metrede en az üç beş tane bulabildiğiniz kızlara dönüşüyorum galiba.
Okuduğum onca şey silinebilir mi kafamdan zamanla; IQ, eğer değişebiliyorsa, neyi kanıtlar...
Galiba. Bilmiyorum. Aptallığın da derecelendirilmesi lazım. Fizik bununla da uğraşmalı.
Bir şeyler yapma ihtiyacındayım. Daralıyorum. İçim sıkılıyor. Bir sergi, vesaire bulup gitmek istiyorum. Zaten çok güzel ve düzenli ülkemde hemen çıkarırlar ya 2013 kültürel etkinlik programını.
Aslında gündemde çok şey var üzerine yazılabilinecek, de, ben yazmak istemiyorum. Savaş, kan, hurraa atlılar, ya allah bismillah... Sanki zaten doğuda şehit üzerine şehit vermiyorduk da efenim, pat diye bir savaş çıktı şimdi. Nasıl olduysa...
Neyse yaa... Boşverin. En yakın arkadaşımın kendi blogunda da dediği gibi. Biz kaç yaşındayız ki, bizi kim iplesin saplasın...
Ama yazamıyorum.
Ulan gerizekalı bizim bu okuduğumuz ne diyebilirsiniz. E, hakkınız. Ama okuduğunuz şeyin hiçbir edebi değeri yok, onu da inkar edemezsiniz.
Çok uzun süredir edebi değeri olabilecek hiçbir şey çıkmadı elimden. Yok. Aptallaşıyorum sanırım. Çevremde gördüğüm, hayatında okuduğu kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen, daima ya diyette ya alışverişte olan, her yüz metrede en az üç beş tane bulabildiğiniz kızlara dönüşüyorum galiba.
Okuduğum onca şey silinebilir mi kafamdan zamanla; IQ, eğer değişebiliyorsa, neyi kanıtlar...
Galiba. Bilmiyorum. Aptallığın da derecelendirilmesi lazım. Fizik bununla da uğraşmalı.
Bir şeyler yapma ihtiyacındayım. Daralıyorum. İçim sıkılıyor. Bir sergi, vesaire bulup gitmek istiyorum. Zaten çok güzel ve düzenli ülkemde hemen çıkarırlar ya 2013 kültürel etkinlik programını.
Aslında gündemde çok şey var üzerine yazılabilinecek, de, ben yazmak istemiyorum. Savaş, kan, hurraa atlılar, ya allah bismillah... Sanki zaten doğuda şehit üzerine şehit vermiyorduk da efenim, pat diye bir savaş çıktı şimdi. Nasıl olduysa...
Neyse yaa... Boşverin. En yakın arkadaşımın kendi blogunda da dediği gibi. Biz kaç yaşındayız ki, bizi kim iplesin saplasın...
4 Ekim 2012 Perşembe
Ben, diyorum bazen kendi kendime, ben ne halt yiyorum??
Harbiden ben ne halt yiyorum??? Saat 10:40, ben hala matematik ödevi yapacağım. Şimdi yaparız. Bu gün acaip vakit kaybettim dershaneye giderek. Yarın daha erken gitmem lazım.
Sezon yavaş yavaş kapanıyor sporda da, yüklen futbola. Allahım her kanal ayrı bir maç veriyor. Bir onu, bir bunu izlemekten kim ne yaptı onu da bilmiyorum. Hiçbir maçın ne başını, ne sonunu görebildim. İçim bayılıyor. WTA (tenis - China Open) da saçma sapağan saatlerde zaten. Onun hiçbir maçı da bana uymuyor. Djokovic'in ilk Çin maçını da kaçırdım zaten.
YouTube'dan Romandia Turu'na başlamayı planlıyordum ki sınav haftam geliyor sayın seyirciler. Acaip acaip, ne yapacağım bilmiyorum. Bu haftasonu bana nefes almak haram artık.
Herkes hasta zaten...
Tüh yaa, yarın Fransızca'dan da quiz var... Ben harbiden bu gün ne halt yedim yaa....
Harbiden ben ne halt yiyorum??? Saat 10:40, ben hala matematik ödevi yapacağım. Şimdi yaparız. Bu gün acaip vakit kaybettim dershaneye giderek. Yarın daha erken gitmem lazım.
Sezon yavaş yavaş kapanıyor sporda da, yüklen futbola. Allahım her kanal ayrı bir maç veriyor. Bir onu, bir bunu izlemekten kim ne yaptı onu da bilmiyorum. Hiçbir maçın ne başını, ne sonunu görebildim. İçim bayılıyor. WTA (tenis - China Open) da saçma sapağan saatlerde zaten. Onun hiçbir maçı da bana uymuyor. Djokovic'in ilk Çin maçını da kaçırdım zaten.
YouTube'dan Romandia Turu'na başlamayı planlıyordum ki sınav haftam geliyor sayın seyirciler. Acaip acaip, ne yapacağım bilmiyorum. Bu haftasonu bana nefes almak haram artık.
Herkes hasta zaten...
Tüh yaa, yarın Fransızca'dan da quiz var... Ben harbiden bu gün ne halt yedim yaa....
1 Ekim 2012 Pazartesi
Soru: Lombardia Klasik'ini neden yazmadım?
Açıkçası, bilmiyorum. Sanırım Joaquim Rodriguez'in kazanan ilk İspanyol olması dışında pek de güzel kareler yakalayamamış olmamızdan. (Ama gözlük.... Ah o gözlük....)
Bu tamamen benim kişisel düşüncem. Çok kaza oldu, yarışın sonuna doğru manyak gibi yağmur yağdı. Bazı yerlerde görüntü kesildi. Philippe Gilbert yarış dışı kaldı. Falan filan.
Ha Lombardia çok güzel bir yer, o ayrı...
Neeeyse, böyle işte. O yüzden yazmamıştım, ama sağolasın "soru", yazdık işte. Ayrıntılar çoktan bilinçaltına atılmış, kusura bakmayın.
Hastayım, o nedenle oturdum yazıyorum...
Açıkçası, bilmiyorum. Sanırım Joaquim Rodriguez'in kazanan ilk İspanyol olması dışında pek de güzel kareler yakalayamamış olmamızdan. (Ama gözlük.... Ah o gözlük....)
Bu tamamen benim kişisel düşüncem. Çok kaza oldu, yarışın sonuna doğru manyak gibi yağmur yağdı. Bazı yerlerde görüntü kesildi. Philippe Gilbert yarış dışı kaldı. Falan filan.
Ha Lombardia çok güzel bir yer, o ayrı...
Neeeyse, böyle işte. O yüzden yazmamıştım, ama sağolasın "soru", yazdık işte. Ayrıntılar çoktan bilinçaltına atılmış, kusura bakmayın.
Hastayım, o nedenle oturdum yazıyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
