31 Aralık 2010 Cuma

Gecelere akacak bir ben mi varım yahu?
Ay hepiniz mayışıksınız!!!
Oturun evde bira için.

Bu arada hala video'yu bekliyoruz Ruh...
;D

Ruh'un moralini düzeltirim ben. Hediyemi de merak ediyorum. Bu
sene bitmeyen bir şey al Ruh!
Geçen sene, sanırım mandalinalı, Binboa almıştı. Espirisi vardır
aramızda. Ben de ona marzipanlı
çikolata alayım bari bu sene. Ne de olsa bilip bilmemesi bir şey
değiştirmeyecek, o yüzden yazıyorum
buraya. Sinirleri bozulmuş onun, düzeltiriz biz. Hem adaya da uzun
zamandır gitmiyordum. Erkin
abiyi de görmüş olurum. Bir klüpte ayak ezdirmekten daha iyidir
evde kalıp istediğin şarkıyı dinleyebilmek.
Bir yılın son günü. Bana çok da anlamlı gelmiyor. Ocak ve muhtemelen Şubat boyunca 2010 yazmaya devam edeceğim ya defterin kenarına yanlışlıkla, onun dışında pek hissettirmeyecek kendini yeni sene. Bu güne de pek iyi başlamadım zaten, sabah kan şekerim yine yüksekmiş; ben hatırlamıyorum. Gitmedim okula, zaten çok kimse de gitmemiş. Arkadaşıma da gitmemeye karar verdim, onların evinde de bir şeyler olursa şekerime diye. Sonra buluşuruz onunla.

Peki ben bunları neden yazıyorum? Mal mıyım ki ben?

30 Aralık 2010 Perşembe

Hoptikitkitompampampum!!
-Yazınca daha beter oluyormuş Mel.-

Haftanın şarkısı Mel'in seçimiydi.
Tuttu sayabilir miyim, bilemiyorum ama...
Dinleyince bir an, küçücük bir an için, tutturduk gibisinden bir hisse kapıldım.

Gitmeee!!  
Happiness Is A Warm Gun'ın başlarındaki slow bölümü başa sarıp sarıp dinledikten sonra beni sadece daha beter yaptığını fark ettim. Her saniye daha da mutsuz hissediyorum kendimi ki normal değil bu sanırsam. Pazartesi'ye kadar da çıkamam sanıyorum bu havadan. Ya pazartesi daha da kötü olursa?..

"I need a fix 'cause I'm going down." 


İki kişi var yine içimde. Bir tanesi uyuzun teki, tam bir Nostradamus; bir diğeri ise Polyanna'nın doğumda karışmış ikiz kardeşi. İkisi içimde çatışınca öyle sinir edici bir ortam oluyor ki kafamın içi, ben de dışarıdan izliyorum. Ha bilmediğim bir şey söylesinler, başım üstüne...

"Just gotta do it."


Bir de bu sefer yürüyüp giden ben oldum. Evet, onu arkada bıraktım ve... Ve saatlerdir bir an için bile olsa kafasının içinde olabilme isteğiyle kavruluyorum.

MJ.

!!!

If a man can't dance, he gets no second chance!

29 Aralık 2010 Çarşamba

tanımsız anlar ve 0 / n

   Mel'le küçük, neşeli olarak tanımlamayı çok sevdiğim o kafede buluşuyoruz, sözde bana biyoloji çalıştıracak. Fonda Kaoma - Lambada çalıyor, oturduğum yerde hafif hareketlerle, kendi çapımda, dans ettiğimi de garson gelip siparişimi isteyene kadar fark etmiyorum. Sert bir kahve söyleyip Mel'i bekliyorum; o da her zamanki gibi geç kalıyor, sonra da kahveme laf ediyor bir posta. "Çok içiyorsun." diyor, "Duyan da sigara tiryakisi sanacak beni." diye hafifçe gülüyorum.
   Biraz anlatıyor ama farkında, onda değil dikkatim. "Yunanlıları sevmem ben, çok şamatacı insanlar." diyorum durup dururken. Sorgulamıyor. Hoperlörlerden odaya yayılan şarkı Walk On By artık. Biraz kendime sinirleniyorum. "Tam aşık olacak zamanı buldun." diyorum kendime, "Tam da adamını buldun." Anlıyor.
   "Kalkalım." diyor, itiraz yok. Yolda yürürken kendi kendime Soul Man'i mırıldanıyorum, sırf aklımdaki iç karartıcı düşüncelere inat. Kaldırım kenarındaki taşlardan yürüyorum. Mel gülüyor. Birkaç kişi dönüp bize bakıyor. Dönüp dil çıkarasım geliyor bir an, geldiği gibi de kayboluyor bu his. Aniden.
   Sonra bu aniden hissettiğim dil çıkarma isteği aniden kabaran ve aniden sönen umut duygusunu hatırlatıyor bana. Gene moralim bozuluyor. Nefret ederim aslında şu melankolik halden de... Bu sefer Mel "Get yourself off the ground! YMCA!!.." diye neredeyse bağırarak beni güldürmeye çalışıyor. Başarılı da oluyor aslında.
   "Yılbaşında arkadaşımda kalıyorum." diyorum, bu sefer başka bir yere gitsin diye uğraşıyorum. İçini çekiyor. "Büyüdün, değil mi?" diyor. Gözlerim batmaya başlıyor birden, ayrı geçireceğimiz ilk yılbaşı olacak. "Yapacak hiç bir şeyim yok ki." diyor, dile getirilmemiş sorumu hissetmşcesine. "Bulmalısın, bulabilmelisin." demek istiyorum. Ama tek yapabildiğim dilimi ısırıp yürümeye devam etmek oluyor.
   Ne yapacağımı bilmediğim anlardan birisi, ve ben saatlerdir içinde kayboluyorum.
  

28 Aralık 2010 Salı

He's My Soul Man!!


Well grab the rope and I'll pull you in
Give you hope and be your only boyfriend
Yeah, yeah, yeah, yeah...

x_x

- Nefret ediyorum güneşten önce kalkmaktan!! Hani sabahın köründe uykunun can çekişmeleri gözlerinizden okunur da birkaç bardak kahvenin dibini de görseniz de leşini peşinden sürüklersiniz... İşte o halden nefret ediyorum!

- Kaçtı! Resmen kaçtı! Mel bunu duyunca çıldıracak. Benim de hoşuma gitmiyor. Yanına oturmaya yeltendiğiniz insan ne emelle kalkar da en arkalara geçer ki?

- Çay sevmediğime şaşıran insan topluluğu, sizin için tekrar ediyorum. "Ben çay sevmem!"

- Şu anda kendi kendime gülüyorum!

- Küfretsem?..

- Hassiktir!

- Bu yazı nereye gidiyor dostlarım?

- Yarın çarşamba lan! Bir gün mü kaldı "partimsi"ye?

- Araştırma başlıklarıma bakmam lazım.

- Matematik ödevim var.

- Fransızca ödevim var.

- Kimya quizim var.

- İki tane Albeni yedim.

- Sözde zayıflayacağım.

- Ben ne boş bir insanım yahu?!

- Tamam, gidiyorum ben.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Şu salak şarkıyı yılbaşı ağacına kim bağladı?
Hala gülüyorum!!
Seneler oldu bunu dinlemeyeli.

26 Aralık 2010 Pazar


Bu hafta güzel geçsin...
Bu hafta güzel geçsin...
Bu hafta güzel geçsin...
Bu haft...

I know what I want and what I'll never get...


Ne istediğimi biliyorum, ben umutsuz vakayım. 
Şimdiye kadar yılbaşıymış, kıçımın kenarıymış pek de 
umrumda olmazdı aslında. Şimdi de yeni yıl kısmından çok
o gün itibariyle ve partisiyle ilgilendiriyor beni. 
Çok yüzsüzüm değil mi. Ama yılbaşının benim üzerimde
bir büyüsü olmaması başkalarının üzerinde olmayacağı
anlamına gelmez ki. 
Belki onlar etkilenir bu büyüden, ben de nasibimi alırm. 
Emin olun alırım. Ki haberiniz de olur zaten.

Karşı koyamadığım şeyler var benim;
kahve,
vanilya, 
karamel, 
çikolata,
karamelli çikolata, 
tarçınlı şekerlemeler,
.
.
.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu tema hiç içime sinmedi aslında... Değiştirmek istiyorum!! Ama bir boku değiştiremeden çıkıyorum her seferinde. Yeni başlığı da beğenmedim. Mel değiştirmişti bundan önce, o da sıkıldım demeye başladı. Reader'ın umurunda değil pek, siz ne yaparsanız bana uyar havalarında o. Öneriniz varsa uygulamaya hazırız, ben de saksıyı çalıştırmya başlayayım bari...

Edit: İşte değiştirdim. Kızlar beğenir umarım...

24 Aralık 2010 Cuma

Ben de resim koyacaktım ama DeviantART çok büyük. Bir de bizim okulda öyle kızlar yok, varsa da ben bilmiyorum. Sınavım da iyi geçti sayılır sevgili Mel, Facebook'un da hayırlı olsun bu arada. Hahaha!!

"Zoziz" Party!!


"Sosis Partisi"ne "Sosis Partisi" denmesinin bir nedeni var ki o da sosis yenmesi dostlarım!! (Yani çatlayana kadar içip sarhoş olmak değil!!) Bilumum ketçap, mayonez ve sos çeşitleri, yanına da bira. Salak saçma müzikler dinlemek ve kırılıp kırılmaması umrunuzda olmayan koltukların üzerinde zıplamaktır "Sosis Partisi". Ve her seferinde benzer görüntülere sahne olur "Sosis Partisi".

- Okulda "Dahiymiş oolum, öle dio bizimkiler." gibi dedikoduları çıkan ve çok... "doğru düzgün - hanım hanımcık" bir kızımız sanırım ilk defa klozetle yüz yüze tanıştı. Yazık, benim elimde olsun istemezdim.

- Ruh gene yapacağını yaptı ve sözümü dinleyip light almak yerine fıçı bira aldı! Millet sarhoş oluyor diyorum salak!! (Ev benim değildi, seviniyorum.)

- Ketçap ve acı sosun kutularını karıştırıp hepimizin ağzına eden -gerçek anlamda- Sn. A.'ya içten teşekkürlerimizi sunuyor, bir dahaki partide her adımını düşünerek atmasını öneriyoruz. Her an başına bir şey gelebilir A.

- Gerçekten bira ile o hale geldiyse kaç kutunun dibini gördüğünü merak ettiğim H., birden gelen şarkı söyleme isteği nedeniyle evine gönderilemedi. Kapının önüne bile çıkartamadık!!

- Her seferinde ilginç bir tişörtle karşımıza çıkmayı başaran Ruh'un tişörtü en çok konuşulanlardan biriydi: "Boys make good pets." Söyledim, bana da alacak!!

- Yeterli miktarda sosis kızartabilmek için öğle yemeklerinin yendiği artık ahpab olunmuş kebapçıdan alınan sahan ve okulun laboratuvarından kaçırılan üç ayaklarla ispirto ocakları kullanıldığından mutfak uzun bir süre için ispirto koktu. Belki hala kokuyordur da burnumuz alışmıştır.

*Sabah kalkıp okula giden ve sınava giren Ruh'un sınavı nasıl geçti, merak konusu...

23 Aralık 2010 Perşembe

Bu gün yine durup dururken 30'lu, 40'lı yaşlara geleceğimi düşünüp korktum. Anlatılmıyor bu duygu, bir çok şey birbirine giriyor. Sonra kendi kendime şöyle dedim ve biraz olsun rahatladı içim, "Yarın uyandığında hala 15 yaşında olacaksın ve en büyük derdin 3. dersteki sınav olacak. Şimdilik önemli olan bu.".

Aidiyet...

Ben 15 yaşındayım.

Her fırsatta harika bir çocukluk dönemi geçirdiğimi söylerim. Bu gerçekten böyle olduğu için mi; yoksa içeride bir yerlerde bir eksiklik var da onu mu kapatmaya çalışıyorum, bilemiyorum. Hayali arkadaşlarım vardı, mükemmeldiler. Ya da benim olmak istediğim her şey. Çok şeye sahip olmak, her şeye sahip olmak, bende daha fazlasını isteme içgüdüsünü uyandırdı. İnsan her istediğine sahip olamıyor.


Ben küçüktüm.

Sevmekten hiçbir zaman çekinmedim. Ama sevdiğimi göstermekten hep korktum. Ben kimdim ki karşılık alacaktı bu sevgi. Her zaman herkesle anlaştım, ama hiç kimseyle yakınlaşamadım. Okula gitmeye ilk başladığımda, garipti. Kendimi karınca yuvasına düşmüş bir tesbih böceği gibi hissediyordum. Büzülüp sert kabuğumu etrafıma sarmıştım ve çevremdeki hiperaktif karıncaların itelediği yöne gidiyor, gittikçe daha da dibe batıyordum. Bir süre sonra kayboldum.


Ben büyüdüm.

Zaman geçtikçe değiştim. Çok değiştim, az değiştim. Büyüdüm; küçüldüm, küçücük oldum. İnsanın başını ağrıtan müzikte ve göz yoran ışıkların altında nasıl dans edildiğini öğrendim. Her gün, okula gelirken bile makyaj yapan yaşıtlarımdan daha iyi makyaj yapabildiğimi fark ettim. Öyle ki gündelik beni tamamen saklayabiliyordu. Öyle ki şaşırtıyordu sade gündelik beni bilenleri. Kim gerçekten ben, bilmiyorum. Ya da var mı öyle birisi...


Ben 15 yaşındayım.

Küçük sayılacak yaşlarda büyük kararlar verdim. Beni ne kadar yorsa, yıpratsa da kendimi ben sanılan benden ve başka herkesten daha az sevilmeye değer gördüm hep; kim olduğumun ya da -bazı anlarda- olabileceğimin ezici farkındalığı suratıma vurduğu andan beri. Çok derindi hissettiklerim; o kadar derindiler ki, kaynadıkları yerden çekip çıkarmaya uğraşsam yakarlardı beni. Sadece canımı acıtırdı. Babam bana bunun kötü bir şey olmadığını söylerdi; zira aynı ateşlerin yaktığı başka birisini bulduğumda, hangi ateşin kimi yaktığı umrumuzda olmayacaktı.


Ben 15 yaşındayım.

Bundan önce 14, 13 ve 5 yaşında da oldum. Asla ait hissetmediysem bile...

22 Aralık 2010 Çarşamba

I don't wanna be a stupid girl!!



Beni sadece elimde sakız kutusunu gördüğünde tanıyan
insanlar var.

Ben sakız çiğnemeyi bırakamıyorum.

Millet -adını biliyorum- sakız için çantamı karıştırıyor.
Hem de izinsiz, nefret ederim.

Ama ben sakız çiğnemeyi bırakamıyorum!

Bir de benimle neredeyse sadece sakız ve sataşmak
için muhattap olan birisi var. Lanet olsun!!

Ben yine de okula her gün sakızla gidiyorum!!!


21 Aralık 2010 Salı

I hate boys but love biology!! K?!

Edward ve Bella biyoloji derslerinde yakınlaşmaz olalarmış!!
Benim yarın biyoloji dersim olmaz olaymış!!
Bıktım ulan!!

Kendimi böyle motive edeceğim artık!
I Hate Boys!


20 Aralık 2010 Pazartesi

Şu anda moralimin bozuk olması gerekirdi sayın bilog!!
Ama gayet yerinde... Hatta oturduğum yerde dans ediyorum?! 
Hiç iyi değilim ben bilog, sınav haftası bozdu yine sinirlerimi!! 

Aklımı kaybettim. Hükümsüzdür.
Mel!! Bad Touch?? Gerçekten!?
Öğretmen beni öne aldı. 
-HisterikGülüş-

19 Aralık 2010 Pazar

Ruh'un yarın biyoloji dersi var dimi...
Sağ tarafa otur hatun, sağ tarafa!
Hahaha!!

Sevgili Reader'a not:

Yılbaşında kırmızı hırkamı, senin hediye ettiğin beyaz kotumu ve siyah Chuck'larımı giymeyi planlıyorum. Hediye olarak da o cam bibloları alacağım yarın, bir de kart yazarım içine. Sınavları atlatayım da, şu partiyi dört gözle bekliyorum.

We don't know why...

Bir an için, etrafınızda olup biten her şeyin farkına varabildiğinizi düşünün. Dünyanın dönüyor oluşundan ya da bir yerlerde saniye başı bir çocuğun ölüyor oluşundan bahsetmiyorum. Bunlar zaten ara sıra, zamansızca kafamıza düşen düşünceler. Farkındayız aslında...

Farkında olmadığınız şeyleri bulmak ve farkına varmak için kafanızı yorun bu gün. Ya da boşverin, uyuyamadım işte... Saçmalıyorum...

Sinirlerim bozuk lan benim!!

17 Aralık 2010 Cuma

Please close the door when you're done...

Bazen, daha önceleri neden mutlu olduğumu unutuyorum. Hem de çok çabuk. Hatırlıyorum da gerçi, nesi beni mutlu etmiş anlayamıyorum. Kendine güveni yüksek bir insan olmadım ben hiç, bazen daha çok hissediyorum bunu. Çok hızlı geçiyor zaman, çok hızlı geçiyor günler. Çok çabuk unutuyorum çoğu şeyi. Bazı yüzleri ilk gördüğümden beri ne kadar zaman geçmiş farkına varamıyorum, ama ilk gördüğümde neler düşündüğümü hatırlıyorum. Asla ve her zaman yanlız olduğumu biliyorum. Yanlızlık rahatsız etmeye başlıyor bir süre sonra. Ama dışınızdaki kabuk öylesine sertleşiyor ki kıramıyorsunuz. Bir  kelebeğe dönüşeceğini umduğunuz küçük tırtıl benliğinizi dışarıdan korumak için çevrenize ördüğünüz koza taşlaşıyor. Ve yanlız kalıyorsunuz.

16 Aralık 2010 Perşembe


Benim ve babişin favorilerinden biri, B.B. King. Kendimi yerlere atmak, döne döne "The Thrill Is Gone" söylemek istiyorum. Ökkeş'i görsem yarın sabah, ne mutlu olurum!! Şans, şans istiyorum!! Tek ihtiyacım olan o sanki!!


Edit: Enini değiştirmem lazım pencerenin!!
Edit.2: Değiştirdim. Ehi ehi...
Boş post atabilen birisi olarak kendimle gurur duyuyorum!! Ayrıca kulak falan takmam ben! Ya da belki takarım, yapacak başka bir şey bulamazsam tabi. Resimler de eline ulaştırılacak Reader, nasıl çekeceğimi de söylersen mutlu olurum!! Ayrıca hediye de almam lazım gelir!! Son olarak da; bir hafta için açlık diyetine mi girsem, zayıflar mıyım?

Hayır, zayıflamam. Boşver ulan, zaten sınav haftasında zayıflamakla mı uğraşılır??

Yılbaşı partisi!!


Resmimi böyle kocaman kocaman şeettirdim ki biraz yazmışım gibi
görünsün!! Hehehe!!
Şimdi ben neden ortaya çıktım gene?? Yılbaşındaki küçük okul
partisine katılacak olan Ruh'a "akıl" vereceğim lafta... xDD
Bu sene partileri çok büyük olmayacakmış. Ama yine de kostüm
istiyorlarmış. Ben de dedim ki... Hehehe...

Gömleğinin içinden çıkmayacak bi kere... Onu biliyorum.
Bari kırmızı kareli Lacoste gömleğini giysin. Pitikare!!

O gömleği giyince kot da giyeceğini bildiğimden...
Varsın giysin, onu değiştiremeyeceğim de kostüm kısmını
nasıl ekleyeceğiz derkeeen...

Kedi ya da tavşan kulağı taksın bari... Ama çok kocaman
olmasın. =D Zaten saçlarını kestiriyormuş...
Buradan sana "k5" gönderiyorum Ruh, bi de Bloodhound
Gang şarkısı... xD

Makyaj yap!! Bol bol resim çek!!
Bir de o iki M'nin ve bir E'nin resmini istiyorum!!
E zor olur belki ama onu da Sena çeksin!! xD
Hadi ellerinden öper!! ;D

15 Aralık 2010 Çarşamba

Neysem O....

...At worst I feel bad for a while
But then I just smile
I go ahead and smile...



Credo*, sayın okurlar; ben ya çok akıllıyım ya da süzme salağım. Olsun, ikisi de çok güzel. Hiç değilse ben halimden memnunum. Aslında değilim. Ama memnunum. Memnun olmaya çalışıyorum!!


Oluyor gibi; biraz eski, sessiz halimden beter aslında ama... Yine de memnun olmaya çalışıyorum. Kendimi de seviyorum. Seviyorum ulan!! Herkesi seviyorum!!


Aşık oldum ulan ben, galiba?? 


Nıhahaha!!! 


Şimdi görün siz beni!!


Sınav haftası gelecek hafta!! 


Yine çakıyorum ben, görebiliyorum!! 


*İnanıyorum.

14 Aralık 2010 Salı

Of ulan!!

Kim mutluluğunu paylaşırsa insanlarla, o mutluluk çabuk kayboluyor...

Annem... Çok seviyorum onu.

İşte bu yüzden beni çok üzüyor.

Harcamasın kendisini, tüm mutluluğum onun olsun.

Yeter ki harcamasın kendisini.
Kedi Ökkeş'in fotoğrafını duvarıma asıp ona "Üstün Hizmet Madalyası" vereceğim. Kolay değildir Ruh'u bu kadar çabul mutlu etmek!! Büyülü müsün Ökkeş!! Hahaha! Lütfen daha çok görün bize Ökkeş, özellikle de ona!!

Mutluyum ben Bilog!!!




This can be the best thing underground, overground, all around, 
up and down, down town, in and out...

Mutluyum ben bilog!! Fransızcadan çakmışım; ne olacak, düzeltirim
be bilog!! Dünya gibi ödevim var ama düşündüğüm tek şey sabah
o kediyi yeniden görebilmek!! Büyülü müsün Ökkeş? (Kedinin 
ismi bu!) Seviyorum onu, yoktu uzun süredir ortalarda, bu sabah
saat 6:30 gibi ben vapura giderken yolda gördüm onu. Dedim 
kendime; "Bu gün güzel geçecek." 

Kendime olan inancımdan mı yoksa kedinin büyüsünden mi
bilemem ama sevdim bu günü bilog. Bilim insanları pazartesi
sendromunun alsında salı günleri görüldüğünü söyleye ve bu 
konuda araştırmalar yapadursunlar... Ben bu salıyı çok sevdim!
Tüm salılar böyle geçsin bilog, daha da güzel geçsin!!


Edit: Tüm günler böyle geçsin, neden salılar sadece!!

13 Aralık 2010 Pazartesi


-Edward Cullen-
Ben de istiyorum bundan!
Hahaha!!!

Bu arada; "O An..."ı güncelledim. 

10 Aralık 2010 Cuma

Buruk bir hüzün çökmüş üstüne Ruh'un.
Ara sıra gülümsediğinde de ulaşmıyor gözlerine.
Yorgun, çok yorgun.
Gözlerinin altı yara gibi, mosmor.
Kilo da verdi, sağlıksızca.

Abartıyorsun diyorlar ama biliyorum abartmadığımı.
Çok yüklendi kendine.
Kaldırabileceğinden daha çok işi sırtlandı.

Ara sıra ağlıyormuş gibi duruyor.
Göz yaşları olmadan ağlıyormuş gibi...
Ve sol kaşının ucundaki yarık daha da derin sanki.

Tüm Zamanların En Boktan Günü...

Sabah konferansın ikinci gününe katılmak için evden çktığımda hava ılıktı sayın okurlar. Evet, ılıktı. Adalar, Kadıköy, Kabataş seferi yapması gereken altı küsür vapuruna bindiğimde, hatta evden çıkarken bile bir bokluk olacağına dair bir şüphe vardı içimde. Öyle de oldu...

Biz daha Heybeli'ye varamadan bir fırtına ki, anasını satayım saniyesinde oldu her şey. Heybeli'ye varınca önce "Hava muhalefeti nedeniyle Kadıköy iskelesine yanaşılmayacaktır." dediler. Ki ben de Kadıköy'e gidecektim. O anda soğuk sular döküldü başımdan, öğretmenlerin dosyaları da bendeydi. Babişkoyu aradım, Kabataş'tan Kadıyöy'e geçersin dedi. Neyse dedim...

Sonra sefer tamamen iptal oldu, hay içine ettiğimin. Yarım saat bekledik iskelede, bana yarım asır gibi geldi. Zaten Kabataş'a varınca da ayrı bir rezalet. Yarım saat de orda Kadıköy vapurunu bekledim, bu sırada bir şey fark ettim. Fizik öğrenmek tamamen anlamsızdır. Hani öğretirler ya; sürtünme, kinetik enerjiyi ısı enerjisine çevirir. Enerjinin korunumu yasası hani... Yarım saat ellerimi birbirine sürttüm; bir boka yaramadı. Boşverin, fizik çalışmasanız da olur; pratikte anlamsız zaten.

Bu arada ayaklarım sırılsıklam oldu; bacaklarım dondu ve kansızlıktan dolayı vücudumun el, burun ve kulak gibi uç noktalarının hissiyatı tamamen kayboldu hatta bu nedenle yürümekte de zorluk çektim. Shit!!


Kadıköy vapuru da hiçliğin orta yerinde bi on beş-yirmi dakika kadar bekleyiverdi tabi, benim sinirlerim yeterince gerilmemiş gibi!! Defalarca sinirden ağladım bu gün, bilemiyorum, yanlız olmasam bu kadar strese girmezdim belki. Babama dedim ki götürsün beni, bir şey olmazmış.

Sonra bir taksi buldum da dedi kurtuluyorum; taksici yolu bilmiyordu, kaybolduk; on lira tutan yola yirmi beş lira verdim; daha da beteri, on beş dakikalık yolu kırk beş dakika da gittim.

Okula varınca da kütüphaneyi, komite odamı bulana kadar dondum; tabi bu sırada parke taşı döşeli yolda topuklu ayakkabılarla yürümeye çalışıyordum.

Yine de komitem çok kafa insanlardan oluşuyor, hepimiz Türk'üz; bir tane de Alman var sadece. O Mısırlı çocuğa çok sinir oldum ya gerçi, burnu havada...

Dönüşüm de biraz sancılı olsa da, yarın kendi arabamla gideceğmi bilmek güzel. Yine de bu günün tüm zamanların en boktan günü olduğunu değiştiremez...

9 Aralık 2010 Perşembe

Umut etmek de güzel tabi...
Boşa olduğunu anlayana kadar.

Daha kötüsü de;
Boşa olduğunu bile bile,
Umut etmek.

"Belki de boşa değldir."
Diye umut ederek...

8 Aralık 2010 Çarşamba

İnceldiği yerden kopar...


   Sabah kalkıp Mel'le kendime kahvaltı hazırladım, bizim evde pencereler değişiyor da. "Fly like a G6!!." diye bağıra bağıra -sabahın 5'i daha vakit- Mel'i uyandırıp psiko-kahkaha ile iyce uyuz ettikten sonra okula gidebildim ancak. Geometri sınavım da iyi geçti.

   Buraya kadar gayet normal tabi. Yarın Model Birleşmiş Milletler konferansına gidiyorum. Yazdığım önermenin hala iki maddeye daha ihtiyacı var ve bir de politik beyan yazmam lazım tabi. Üç tane sınavım var; matematik, biyoloji ve Fransızca olmak üzere. Münazara takımı için iki gün içerisinde sekiz dakikalık bir konuşma yazmam lazım ve aynı iki günde de on iki saatten biraz az bir süre boyunca konferansta olmam gerek. Kıyafetlerin hazırlanması gerek. Eve de yedi civarında geldim, belki biraz geçiyordu.

   Bunun net ve kaba bir tabirle tek açıklaması boku yediğimdir. Right?! Ben doğduğum sırada Tanrı meşgulmüş dostlar. Oh mon Dieu!! 


   Bu ne kadar böyle gider, ben ne kadar daha meşgul olabilirim bilmiyorum ama ağırlığının altında ezilmeye başladım gibi. Sınırlarım zorlanıyor, ezilip büzülüyorum... Kendimi küçük, küçücük hissediyorum bazen. Ve çok yetersiz...

   Bir de "o herif" var,  bana kendimi yeniden altı yaşındaymışım gibi hissettiren. Ve unuttuğum her şeyi bana tekrar ve tekrar hatırlatan... Bunun farkında olmayan ve belki de asla olmayacak olan... Ama o da başka bir yazı olsun canım.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Ağlarım ben, ben ağlarım...

Her şeyi bir kenara koysak, tüm değer yargılarını bir kenara bıraksan...

Yine de istemezsen beni, ben de ağzımı açmam o zaman...

Olmayacak şeyler istemesem senden, tutulamayacak sözler vermesem kendime...

Dünya daha güzel bir yer olurdu.

2 Aralık 2010 Perşembe

Blog Savaşları!!!

Disney Channel'da yeni bir dizi var ya, Blog Savaşları diye, bizim iş de ona dönecek. (Üç gün kuzenlerimde kaldım, küçük olanı sağolsun size bütün bir günün programını sayabilirim.) Şimdi bizim iş de ona dönecek ya ben atağa geçmezsem duramam.

Duyuru panomuzu kişisel işleriniz için kullanmayınız sayın Ruh. Bu bir.

Dalga geçiyormuşum, peh...

"Acaba yarın ne giysem?"

"Sence veli toplantısına gelir mi?"

"Kurabiye yapıp okula götürsem??"

Senden duyunca tuhaf oluyor be hatun... Hem sen kimseye özel üzümlü kurabiye yapmazsın ki?! Kıskanıyorum bak!! Hahaha!!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Oturuyordu orda!!!
Tek başınaydı, oturuyordu!!
Ama yook!!
Gerizekalı gibi kıçımın derdine koştum ben.
Bu sefer ben gittim ulan.
Herif arkada kaldı...

Salak, salak, salak!!!
Uff yaaa....

12 Kasım 2010 Cuma

Hey millet!! Ben de araya sıkıştırıldım!!

Elbiselere bakıp iç çeken birisi olarak hoş geldim. İlk olarak kim olduğumdan biraz bahsedeyim, sonra asıl yazmak istediğime geçeceğim. (Bu arada elbiseler Versace.) Ben ne Mel'in bok gibi parasına sahibim, ne de Ruh'un bok gibi zekasına, ki ikisi de bu şekilde itham edilmeyi sevmezler. Gerçekler acıdır hatun kişiler. Ben sadece moda tasarım okuma hayalleriyle yanan, babası sağ olsun tıp okuyan ve tıp okumaktan tam anlamıyla nefret eden bir zavallıyım. Eğitim görevlisi olmak istiyorum ben. İnsan verirlerse elime tıp okumaya olan nefretimi ondan çıkarırım diye korkuyorum.

Şimdi ben neyden bahsedecektim, ha evet... Ruh'un doğum günü faciası. Hahaha!! Hazır aradan çok vakit geçmemişken kendi eleştirimi yapacağım. Pembe! Hemde o tonları Ruh'a hiç yakışmaz. Üç yaşındaki kız çocuklarının giydiği elbiselerin büyütülmüş versiyonu diyebileceğim bir elbise... Özellikle de koyu renkler ve salaş kıyafetler içinde görmeye alışığım Ruh için berbat bir değişiklik olmuştu. Henüz 15 yaşında olsa da, Ruh'un daha olgun olduğunu onunla 15 dakika karşılıklı konuşan herkes bilir. (Tamam, belki siz bilemeyebilirsiniz.) Cin fikirlerine ve kafasının içinde ters durduğuna inandığım beynine rağmen çok da şirin bir yüzü vardır. O üslup ve masum bakışlar pembe ile birleştiğinde ne olur, bilir misiniz?? Rezalet!!
Benim Fikrim:
- Kesinlikle koyu renk makyaj! Pembe DEĞİL!! Çoğunlukla yaptığı bej ve ten rengi tonlarındaki makyajın aksine, özel bir gün için koyu renkler kahverengi gözleriyle çok hoş görünür. Özellikle de loş bir ortam olduğunu bildiğim kafede. Önerim: Tık.
- Koyu renk makyaja koyu renk kıyafet. Genelde insanları gotik ya da karanlık bulmama neden olan bu kara tema onu daha canlı gösteriyor. Kendisinde de bulunduğunu bildiğim Diesel elbise çok harika bir seçim olabilecekken pembe?! Ah şu anneler!! (Ruh bu elbiseyi fazlasıyla aydınlık bir ortamda giyerek çıldırmama da neden oluyordu geçen sene az kalsın.)
- Son olarak bir iyilik yapıyorum. Topuklu ayakkabılardan nefret eden Ruh'a Converse giyme ayrıcalığı tanıyorum. Ama sakın koyu renk çorap giymesin!!!

5 Kasım 2010 Cuma

Geri dönüş!!

Geri döndüm. Uzun süredir yaşıyor gibi hissetmiyordum, şimdi Ruh'un paylaştığı şarkıyı dinleyip uzunca içimi dökmeyi planlarken kendimi iyi -evet gerçekten iyi- hissediyorum. Bir süre için kapatmıştım kendimi dış dünyaya, yaşadığım büyük kayıptan sonra. Ve artık kendimle işim bittiğinde, hiç değilse bittiğine inandığımda, çıktım o kabuktan neredeyse hiçbir şey olmamışcasına. Neredeyse.
Neyse; önce abime gittim. Burger King'den sipariş vermekten beş parasız ve 5 kilo fazlayla evde pineklediğini düşünürsünüz değil mi? Pek öyle değildi tabi, o da benim gibi bir çöp. (Ben eskiden çöp değildim, bakmayın.) Ona yemek yaptım, biraz oturduk sonra. Uyduruk bir film izlemekten son anda bulduğumuz maç sayesinde kurtulduk. Pek konuşmadık. Konuşmadan da anlaşabiliyoruz.
Sonra bizim arkadaşlardan ders notlarını aldım. Sevgili ineğimiz ben, başladım... Çalışmaya?? Hayır, fotokopi çekmeye!! O kadar şeyi elde kopya edemem!! 19. yy'yi çoktan geçtik.
En son da çıktım Ruh'un evine geldim. O da bana önce bir fırça çekti, sonra da internetten Reiki yapmayı öğrenip birbirimize evrenin enerjisini aktardık. Gece koşuya çıktık, kendi başımıza lokum yapmaya çalıştık. Şekeri yaktığımızla kaldık malesef.
Aylar sonra, Ruh'un ilk defa gitarını eline aldığını gördüm. Ne çaldığını hatırlayamıyorum, yarı uyuyordum.
Yaşadığımın farkına vardım. Aynı anda dünyanın bir çok yerinde bebekler doğdu, bir çok insan öldü. Sonrası yok. O anda uykuya daldım sanırım.

You'd better stop before you tear me all apart!!

31 Ekim 2010 Pazar

Haaaa!! Unutmadan...

YouTube yasağı kalkmıştır.
Küçüğümüze, büyüğümüze, anamıza, bacımıza, avradımıza hayırlı ve de uğurlu olsun!!

Stupid Girl!!!

Başlıyorum efenim...
   Bu gün bir arkadaşımın doğum gününe davetliydim. Çok da iyi tanıdığım biri değildi de; tüm sınıfı çağırdı ya, nezaketen... Yok be!! Bana kalsa koca kıçımı kaldırmazdım kimsenin doğduğu gün için de, annem zorla gönderdi. Arkadaşım olsunmuş azıcık. Peh... Aptal kızlardan arkadaş olmaz, bu bir.
   Bilmem bahsettim mi daha önce ama ben kolej öğrencisiyim. (Ne havalı, değil mi?) Hani şu caddede gezen, makyajlı, iPhone'lu, okula gelirken iki yıkamada mahvolan dünyanın parası Burlington'ları giyenler benim sınıf arkadaşım olabiliteye sahipler yani. (İtiraf ediyorum!! Benim de vardı Burlington'um. Ama baktım 3 defadan fazla giyilmiyor, pazar çorabına geri döndüm şahsen...)
   Şimdi diyeceksiniz neden bahsettin bundan. Efenim annem beni öyle bir süsleyip gönderdi ki, anlatamam!! Dile getirmese de içten içe bir "kızım mahçup olmasın" havası da seziliyor yani. Orta halliyiz biz ama dolabım "U.S. Polo Assn." dolu nedense. Neyse, geç bunları. Ben evden öyle bir çıkmışım ki, kendimi doğum gününe davetli gibi değil de doğum günü pastası gibi hissediyorum. Ayağımda bir türlü doğru düzgün giyemediğim topuklular, üstümde kat kat "pasta" elbisem... Suratımdaki makyaj...
   Kadınsı görünmesin diye öyle bir makyaj yapılmş ki bana kuaförde, V For Vendetta'daki Evey'in şu pembe elbiseli hali gibi hissediyorum kendimi. (Hatta içten içe o rahip karşıma çıkarsa ben ne yaparım diye komplo teorileri de üretiyorum.) Pembe!! Efenim her şeyim pembe!! Ne tatlı!!
   Neyse, elimde doğum günü hediyesi (Pembe taşlı tasmasıyla sarman bir kedi. İyi bakılacağını bilmesem vermezdim, emin olun), caddede doğum günü için ayarlanmış mekana doğru yürüyorum. (Ben her haftasnu gidiyorm, taaam mıı?!!) Neden dolmuşa binmedim? Güzel soru. Birilerinin bacaklarınıza göz dikmesi için güzel bir fiziğiniz olması gerektiğini düşünürsünüz, değil mi? Öyle olmuyormuş işte.
   Dikkat çekmeyi seven birisi olsaydım, egom çok güzel tatmin edilirdi o cadde yürüyüşüm boyunca. Bende daha çok "yer yarılsa da içine girsem" hissiyatı uyandırdı. Ben ki düğünlere, nişanlara, davetlere, ödül törenlerine ve herhangi özel yerlere bile kotla giden ben için değişiklik oldu. Her değişiklik iyi değildir, bu iki.
   Neeeyse, ben vardım mı o küçük, şirin kafeye? Evet. Varmaz olaydım. Hediyem partinin en "itty-bitty 'n' sweety" hediyesi seçilirken ben kenarda oturup tam da elbisemin tonlarında şekerlerle kaplı pastadan üç dilim yedim. İçeri girdiğim sessizlikle de çıkıp gittim canım sıkılınca.
   Şimdiii... Ben oraya neden gittim. Hehehe!! Ulan size kaç paragraf yazı çıkardım üç dilim pastadan. Her işte bir hayır vardır, bu da üç. Hadi şimdi dağılın....

30 Ekim 2010 Cumartesi

Aklıma gelen ihtimaller, olmuş olabilecekler... Ve tüm belirtiler önümdeymişcesine... Bundan sonra yaşanabilecekler... Tüm izler, tüm yaralar... Yaşanmamış bir hayat.

Neden ben, diye ağlasam. Duyar mısınız sesimi? Çınlar mı buzdan gecenin içinde? Yoksa sıcak öğle güneşinde mi duyarsınız? Kararır mı gözleriniz? Ya da sızlar mı eski yaralarınız?

27 Ekim 2010 Çarşamba

Beşi Bir Yerde Maddeleme...

- Sayın Fernand Fontaine!! O solfej kitabı millet okuyamasın diye mi yazıldı?? İşkence için mi yazıldı?? Ben mi beceriksizim??
- Bir öğretmen her ders "quiz" yapabiliteye nasıl sahip olabilir? Soru hazırlamaktan da mı yorulmaz??
- Sn. Düzgünoğlu; "doğun gümünüz" mutlu ve de kutlu olsun.
- Eyyy tiyatroda telefonundan müzik dinleyen Türk gençliği!! Birinci vazifen lümpenliğini müdafa etmek ( çünkü ve de malesef ki ben ve birkaç kişi dışında bunu herkesin yaptığını gözlemlemiş bulunmaktayım) ve özgün olduğunu iddaa etmektir!! (Bilumum ergende görülen orjinallik tribi.)
- İşbu maddede bahsi geçen gözümün bebeği ergen, saygısızlığını, görgüsüzlüğünü ve de tarih bilgisinden yoksunluğunu ilginç davranışlarınla göstermeye ve çevrendekileri rahatsız etmeye devam et.

**Günün Sorusu:
Son iki maddede ele alınan kişiler ben kişisiyle aynı yaşta olup beni tiksindirmeyi başarabilmişlerdir.
Buna göre;
a) Ben ergen isem o kişizadeler nedir?
b) O kişizadeler ergen ise ben neyimdir? (Bu cümle devrik oldu.)
c) Ergen nedir? (Aslında bunun "tanımsız harf" olması gerekir de, kırk yıllık c'nin hakkını yemeyelim dedim)

21 Ekim 2010 Perşembe

Yoksa yok işte...

Olmuyorsa olmuyormuş...
Dünyalar tersine ancak kendi keyiflerince dönerlermiş.
Ve saat 12'yi vurduğunda,
Tüm insanlar geceyi kabullendiğinde,
Sen karanlığı üstüne alındığında,
Hayalgücün mantığını bertaraf edip sana fısıldadığında,
Kendi yansımanı aynanın dışında görmeye başladığında,
Ruhun bedenini terk ettiğinde,
Sen senlikten çıktığında,
Sen seni aştığında - bir dağ gibi,
Gerçekten "sen" oluyormuşsun.

Ruh bunu baya bir süre önce yazmıştı. İlk okuduğumda pek çıkartamamıştım ne anlatmaya çalıştığını. Şimdi anlıyorum; buna sevinsem mi, üzülsem mi bilemiyorum...


,İnsanlık nereye gidiyor diyemiyorum. Edebi ve derin düşünce gücünü kaybetmemeye çalışan bir insan olarak "insan" kavramını öyle önünüzden geçen her iki ayaklıyı tanımlamada kullanamayacağınızı düşünüyorum. Öyleyse efendim; nereye gidiyor bu homo sapiens'in hali? Ne ara bu kadar çirkinleştik, ne ara bu kadar tiksindirici olduk biz?

Ne ara bu "haber" denen tanımsız, çirkin şeydeki son cümleyi kurabilecek kadar...
Sahi; ne olduk biz? Ne denir buna?

http://www.gazetesok.com/haber.jsp?cid=102021&haberadi=Fatmagul_un_sismesi_geliyor.html

17 Ekim 2010 Pazar

Hayaller...

Bazen bazı işleri çok ciddiye alıyorum. Bazılarına dikkat bile edemiyorum ya, o ayrı mesele. Yine de...

Bazen bazı insanları çok seviyorum. Onlar beni hiç sevmemiş olanlar. Genellikle...

Bazen bazı günlere çok mutlu uyanıyorum. Gecesinde migrenimin tuttukları hep onlar.

Ve bir keresinde...

Hiç bir beklentim yoktu hayattan. Ve o gün hiç bir şey olmadı...

Ve dün bir kez daha aşık oldum yüzüne.

Yarın bir kez daha vuracaksın beni benliğinle.

Bir gün gelecek, ki ben o gün gözlerinin rengini çözmüş olacağım.

Sen de beni seveceksin.

Belki de ben orada olmayacağım.

Ve aynı mısralar senin de geçecek aklıdan.

Ben onları çoktan yazmış olacağım.
"You can check out any time you like, 
But you can never leave."

8 Ekim 2010 Cuma

Olmayan, olmayacak şeyleri istemede üstüme yokmuş.
Bir kez daha anladım.
Böyle diyorum ya, sanki başından beri bilmiyormuşum gibi.
En büyük yeteneklerimden birisi de bu.
Bilmek, umut etmek, bildiğine geri dönmek, ve yeniden umut etmek...
Ben umutsuz bir hayalperestim...
Yaşasın ve malesef.
Arz ederim.

3 Ekim 2010 Pazar

Korku...

Alacakaranlık'tan sonra çıkan vampir furyası gibi (bkz. Lolipoplu Vampirler, Kıçımın Kenarındaki Vampirler, Vampir Sevgilini Nasıl Eğitirsin...), Ejderha Dövmeli Kız'dan sonra da "Yusufçuk Dövmeli Kız", "Ejderha Dövmesini Yapan Adamın Peşinde", "Dövmesini Sildiren Kız" gibi ilginç versiyonlar okur muyuz merak ediyorum.

30 Eylül 2010 Perşembe

Aşık olmak düşüncesinin kendisine aşığım ben.
Şanssızdım belki de, aşkın kendisini anlamadığımı fark ettim zamanla.
Kararsızım şimdi, belki de kimseyi asla sevemem ben.

28 Eylül 2010 Salı

i need some sleep...

Yorgunsun, biliyorum. Az önce gözlerinde gördüm. İnsanların içini gören, bir o kadar da kör gözlerinde. "Kal." dedim, "Yorgunum." dedin. Kibarca, bir o kadar da vahşi; kalktın üstü beyaz örtülü koltuktan. Ellerini ceplerinin üzerine sürttün, etrafa bakınarak. Sonra gittin, ki hoşçakal demeyi bilmezsin zaten. Kapalı kolilerin arasında, soğuk apartman dairesinde biraz daha oturdum. Az sonra sanıyorum ki nakliye aracı varıp götürecek hepsini.

Zordu bu evi bırakmak. Adayı, Müzeyyen Teyze'yi, onun süpürgesini hatta ve senin evine 15 dakika uzaklıkta olmayı. "Bir düğün, bir cenaze." demiştim hani geçen hafta, aynı gündü ikisi. "Hayat." demiştin sen de. Hayat. Böyle işte.

Perspektif...

Var Sim var... Saf bir hiçlik daha da ötedir aşktan. Önemsemediğin şeyden nefret de etmezsin, sevmezsin de onu. Çok daha zordur aşktan, umursamamak bir şeyi. Nefret bile edememek, daha da ötedir aşktan. Sonudur bir şeylerin ve her şeyin. Tam tamına zıttıdır aynı zamanda aşkın, hiçlik. Biri yaşama gücünü yayarken vücuduna kalbinden, diğeri sadece hiçtir. Ve sonra ölürsün... Vücudunun hala diktir belki ama, sen ölüsündür aslında.  


Hiçliği tanımlayamaz insan. İşte bu yüzden, hiçlik üstündür aşktan.




Sevgi+Nefret=?

27 Eylül 2010 Pazartesi

Böyle Güne Kafam Girsin!!

Hala gülüyorum sayın okurlar. 
Bana matematik demeyin.
Bana Betty demeyin. 
Bana "Oh, hi." da demeyin.
Hala gülüyorum, lanet olsun. 


**Mel, S. Plans'e yeni bölüm gelmiş. Oku, neye güldüğümü anlarsın. Bizim başımıza gelenden de beter. 10 Temmuz, biliyorsun.

23 Eylül 2010 Perşembe

Üç Nokta

"Boş bir sokakta yürümek hiç nasip olmadı bana, ben hiç kaybolmadım ya da. Karanlıktan korktum ama güneşi de sevemedim hiç. 18 Eylül 2001 tarihi dışında okula asla isteyerek gitmedim, korktuğum nadir şeylerden biri oldu okul; biliyorsun."

Bu sabah Ruh'un annesi izinliydi işten, onu uyandırma görev de bana verildi. Çatallı, boğuktu sesi ilk açtığında telefonu; şarkı mırıldanıyordu. Sonra bunları söyledi. Kelimesi kelimesine... Söyleyecek bir şey düşündüm ama hiçbir şey gelmedi aklıma."Uyandın mı?" dedim. "Evet." dedi. Kapattım.

Onu gün içerisinde daha sonra arayabilirdim, arayamadım. Bu konuşma gerçekleştiğinde saat 05:00'ti bundan yaklaşık sekiz saat sonra kendime ağlama iznini ancak verebildim. Ağladım, çünkü biliyordum.

18 Eylül 2001 tarihi dışında unutulmayan başka tarihler de vardı; onları hatırlamak, onları tekrardan yaşamak gibiydi.

Kafanı kırarım Ruh!! Ağlatmayacaksın bir daha beni.

22 Eylül 2010 Çarşamba

!00

100. kaydımızı Nesrin Topkapı hayranı olan eski çamaşır makinamıza ithaf ediyorum. Çekirdek ailemizin ilk üyelerinin birbirlerini bulmasından bu yana bizlerle olan 17 senelik emektar çamaşır makinamızı birkaç ay önce değiştirmiş bulunuyoruz.

Sessizliğe alışamadım,
Sensiz gecelerde.
Duy sesimi,
Dön gel.
Ellerimde, hala kirli gömlekler...

Çok sessiz lan bu yenisi. Sıkarken titretirdi evi eskisi.

Alın size kafiye de yaptım. Dağılın ulan!

17 Eylül 2010 Cuma

Reading A Book Over A Shoulder...

"When I see a movie with someone it's kind of uncomfortable, like having someone read your book over your shoulder."

"Film izlerken yanımda birisinin olması biraz rahatsız edici, omzunuzun üzerinden kitabınızı okuyan birisi olması gibi."

Bu cümle okuduğum bir kitabın daha ilk sayfasında geçiyordu. Daha ilk sayfadaydı ve ben henüz kitabın ikinci paragrafında, kendimle ana karakter arasında ortak bir yan buldum. 

Benim arkadaşlarım yok mu? Elbette birlikte eğlendğim insanlar var. Ama kesinlikle sinemayı bir sosyalleşme aracı olarak göremedim ben. Sevgilim olsa, çağırsa, onunla da gitmem. Gidemem ki...

Bir arkadaşını alsan, gitsen sinemaya; konuşacak, filmi izletmeyecek, üstüne bir de sonrasında hayal de kurdurmayacak sana sokakta yürürken. 

Mel ve ben birbirimizi iyi tanırız. Bir gün bizi birbirine küs gibi konuşmadan oturmuş yemek yer görürseniz, anlayın ki sinemadan dönüyoruz biz. Salonda farklı yerlere otururuz, film bitişinde de eve dönerken de pek konuşmayız. Ertesi gün, ancak. 

Hayır. İkimiz de rahatsız olmayız. Çünkü ikimiz de rahatsız olduğumuz asıl şeyin konuşmak, kendi içsel dünyamızdan sıyrılmak olduğunu biliyoruz. 

Sağolsun, varolsun Mel.

Not: Save Me, Breaking Down ve Baby Arizona'ya yeni bölüm gelmiş Mel! 

15 Eylül 2010 Çarşamba

Ev...


Hep şöyle bir evim olsun istemişimdir adada. Hiç içinden çıkmayayım, en üst penceresinden sokağı seyredeyim. Kışları soba yakayım içinde, camları sallansın yağmurda. Kapısının önündeki merdivenlere kedi maması ve yarısı kesilmiş beş litrelik su şişesinde su koyayım. İçi toz ve ahşap koksun. Biraz benden koyayım içine, biraz da eski olsun...


14 Eylül 2010 Salı

Smells Like Teen Spirit

Scott Davis'in çok güzel bir piyano uyarlamasını paylaştım Tumblr'da. Rockfluence ve Pianotarium çok güzel albümler gerçekten. Bir de almaya fırsatım olsa.

Tumblr - La Flamme Radioactive

13 Eylül 2010 Pazartesi

Hafta Pazar'dan başlar...

Çok karmaşık bir yazı olacak baştan uyarayım. Kafamı kurcalayan çok şey var.

-Referandum.
-İkincilik.
-Okul.
-Ben abartmışım sadece 3 taneymiş.

Blogumda siyasi tartışmaya girmeme ya da görüş bildirmeme kararı almıştım kendimce. Buna uyacağım. Yaşım yüzünden eleştiriye maruz kalmak istemedim. Bazı insanların kendilerinden küçükleri küçümseme hastalığı var ki, bunu özellikle siyaset ve din üzerinden yapmaya bayılıyorlar. Nedense. Neyse. Tek söylemek istediğim; üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.

Ve ikincilik efendim. Elimizden ne gelirse diye oturdum başına. Kabul; basketboldan, futboldan anladığım kadar anlamıyorum. Daha doğrusu maçları özellikle takip etmem, müsait oldukça izlerim. Maçın sonunu da izletmedi zaten annem, 10'da uyuttu beni. Sabahki "İk-inci" manşetlerine çok uyuz oldum ayrıca. Kendimi bildim bileli vardır o. "Bir-inci" "İk-inci" Değişik bir şeyler türetemediler henüz. Dershaneler bile aynısını kullanıyor. Anasını satayım ne manşetmiş!!

Okulun ilk günü okula geç kalan da bir bendim tabi. Yine. Eski müdür yardımcısı müdür olmuş. Bir konuştu ki sormayın. Yanlış anlaşılmasın, ben böyle formalite işlerde cıvıyan öğrenci grubundan olmadım hiç, dinlerim. Babam edebiyat öğretmeni olduğundan, küçüklükten beri konuşmalar hayatımın bir parçasıdır. Ama bu adam beni bile bıktırdı yani. Bir de ottan boktan değişiklikler yapmışlar, öğretmenler değişmiş falan... Hadi hayırlısı diyorum, siftahı yaptık. Bakalım gerisi nasıl gelir...

12 Eylül 2010 Pazar

O 4 saniyeye manikürler feda olsun!!

"Kazandık mı şimdi biz?!" şeklinde *hönk* deyip kaldığım saniyelerde bir yandan da yerdeki döşemeyi sökmüşüm. Home'un "bu gün ne kırsam" dediği gibi, ben de "bu gün ne söksem" diye düşünüyorum. Maç başladığında elime levyeyi alırım ama bu sefer, zaten bütün tırnaklarım kırılmış. 

Facebook'tan Sloganlar: (A)rtık (B)izi (D)urduramazsınız!! 

11 Eylül 2010 Cumartesi

Hayat pahalı lan!!

Bizim okul ocağımıza incir ağacı dikmeye devam ediyor efendim. Yaz ödevi için bir parmak kalınlığı olmayan kitaba 25 TL verdikten sonra, sadece defter ve dosya kalabalığım 225 TL tuttu. Elimde 5 poşetle Kadıköy'de boydan boya yürümek nedir bilir misiniz siz?? Matematik hocası 7 ortalı defter istemiş!! Oha ulan, 7 ortalı defteri n'apıcaz biz?? Rüyamda "Ehi ehi!! G*tünüze girecek o defterler!!" diyen kılkuyruk bir herif görmektan korkuyorum blog!! 225 liraya ben dünyayı alırım ulan!! İki deftere o para verilir mi?? Yanıyorum blog!! İçim yanıyor!!

10 Eylül 2010 Cuma

?!!

A be kızım...
Özgürlük, kadınlık hakları, kadın erkek eşitliği...
Hoş şeyler bunlar.
19D'ye sütyeninin dantelleri görünerek binmeyi hangisinin kapsamına sokuyorsun??
Anlamıyorum.

Anlayan biri anlatsın bana bu olaydaki mantığı.
Tabi anlayabilen varsa efendim.

Ah bu arada!! Ayıcık -ki kendisi sevgilim olur- o kızı kesiyordu.
Görmedim sanma hayatım.
Dayak atacağım sana ama öldürmem merak etme.
Ayıcık olmazsa evde kalırım ben!!
Daha 5 tane çocuğumuz olacak bizim.

Gerçi Ayıcık'a kızmamak lazım.
Ben de kesiyordum kızı, ilginç bir havası vardı doğrusu.

Radioactive!!



Yine Kings Of Leon...
Yine Caleb...
Yine dinlemekten bıkılmayacak bir eser...

Çok mu reklamvari oldu??
Bir an önce gelsin, "Come Around Sundown"...

9 Eylül 2010 Perşembe

Çikolata.

Budur benim için bayramın tek anlamı!
Mel geldi az önce. Birlikte üç kat olan çikolatanın ilk katını bitirdik.

Annem, babam ve kardeşim halamı ziyarete gittiler.
Demin de birisi kapıyı çaldı ama bakmadım.
Bakmam da...

Efendim bayramınızı kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim.
Arz ederim.

*** Bayramlar!!

Ruh bayramları sevmiyor.
Bayramları ben de sevmiyorum.
Babam ailesi tarafından pek sevilmezdi.
Annem kendi anne-babasını genç yaşta kaybetmişti.
Kapıyı çalan mahalleli çocuklara şeker dağıtmaktan başka bi anlamı yoktu bayramın.

Şu anda, ben bunları yazarken, içeriden Seval Hanım'ın ve Şevval Hanım'ın sesleri geliyor.
Öyle bir gülüyorlar ki... Kaçıracaklar beni.
Seval Hanım babamın eşi, Şevval Hanım da ablası olmakta.
Beni sevmezler. Trajikomik bir olay aslında.
20 yaşımdayım ve babam tarafından odama gönderiliyorum.
Abim doğal olarak gelmedi.

Kaçıracaklar lafını öylesine söylemedim.
Şimdi Ruh'un evine gideceğim.
Hiç değilmse orda çikolata yiyebilirim.
İki Anti-Bayram hatun, geçiniriz kendimizce...

Ama Nuray Abla yine kızar bize koltukları bozuyoruz diye.
Razıyım ona, istediği kadar kızsın bana.

Edit: Şu "Bitirene Çukulata" yazısı da tam konsepte uygun canım...

7 Eylül 2010 Salı

o.O

Kardeşim Iron Maiden'dan korktu. 
Annem kendisine bir yandaş buldu.
Babişkoyla yine kavga ettik.

Ulan şu adamla üç gün barışık kalamadık.

I'm gonna start a fire....


Günün şarkısı bu olsun: Wolf People - October Fires

Bu gün babamın eşiyle kuaföre gittik. Artık turuncuya dönmeye başlamış saçlarımı yeniden kızıla boyattım. O da sönen saçlarına yeniden perma yaptırdı. Odamda annemin fotoğrafını gördüğünden beri biçimsiz saçlarını onunkine benzetmeye çalışıyor. Küçükken çok severdim babamı. O kadınla evlendiğinden beri sevmiyorum. Yüzsüzüm ben; paramı versin, yeter.

Adaya dönünce Ruh'la kahve içmeye gittik. Ben abimi kaçıran kadından yakındım, o da referandumdan. "Şimdilik Evet" yazan bir reklam panosu gördüğünü söylüyor Ruh. "Şimdilik Evet" nedir yahu??


6 Eylül 2010 Pazartesi

Dirty Glass


Efendim bazen Ruh'un Genetik Mühendisliği'nden vazgeçip fotoğrafçılığa ya da hiç değilse herhangi bir sanat dalına kaymasını istemiyor değilim. Bakın kendisi bu fotoğraf hakkında ne demiş:
Eskiden hayatımı bir camın arkasında yaşıyordum, çor kirli bir camın. Ne yaşadığımı anlayamıyordum. Her şey çok çabuk değişti. Temizlemeye vaktim olmadı, bunun yerine camı kırdım.


Getting Over Everything!!

Babişkoyla bir araya geldiğimizde her şeyin üstesinden gelebileceğimizi unutmuşum. Erzincana, ninemin mezarına bir yolculuk ve yeniden eskisi gibiyiz. Hatta 20 senedir -üniversiteden beri- gitmediği Erzurum'a da gittik. Bir de şu sıcaklara dayanabilen bir bünyem olsa süper olacaktı. Sevmiyorum işte sıcakları.

Asıl İstanbula döndükten sonra başıma geldi her şey. Babişko beni iskelede bıraktı; o adaya döndü ben Mel'le okula gittim. Kitap alacağız; özel ya, satın almak gerekiyor. Kitabevinden gelen adamdan nefret ediyorum. Geçen sene de o adam satıyordu kitapları. İğrenç herif, gece uyurken evinde basıp muhtelif yerlerini kesesim var. Biz kapıdan çıkarken Mel'in kıçını seyrettiğine bahse girebilirim. Ne diyorum ben yahu?! Bahse falan gerek yok, bakıyordu bariz. Pezevenk herif; 370 lira bayıldım zaten o kitaplara, bir de o bozdu moralimi.

Eve dönerken Mel dikkatimi saçlarımın fönlenmediği zaman karmakarışık olup "I just had sex." biçimine girdiğine çekti. O saç nasıl oluyor bilmiyorum ama kestirmenin zamanı gelmiş galiba.

2 Eylül 2010 Perşembe

Bana uygun bir ilk...

Evet. Blogun gerçek sahibi olan Ruh'dan sonra, ben Mel. Aslında blogda yazmaya ilk karar verdiğim zamanlarda size mutlu bir "hoş geldim" yazısı yazmayı planlıyordum.

Az önce "Yeni Bloglar" adı altında reklamı yapılan renkli bir blogun ilk postunun bir kısmını okudum. Bir kısmını diyorum çünkü daha fazla okumaya dayanamadım, öylesine sinirlendim ki gürültü edip alt katı uyandırmamak için elimi bir şeylere sürmeden önce sakinlaşmeyi bekledim.

Bu renkli şirin ergen blogunun sahibi kendi kendisine şizofreni tanısı koymuş. Normalde ergen güruhunun bu densizliklerine fazla sinirlenmem. -Yaş ilerledikçe sinirimi başka işlerde kullanabileceğimi öğrendim, onlara saklıyorum.-

Ben çok sinirlendim, çünkü ben yanımda gerçekten şizofren olan birisiyle büyüdüm. Hala da kendi kendisine konuşurken mimiklerini saklayamaz o. Hiç değilse artık dışından konuşmuyor.

Zordu işte anlayın. Gecenin bir yarısı, sinirle bunlardan bahsetmek de zor. Sözde ilk yazımda kendimden söz etmem gerekirdi. Belki yarın, daha sakin ve dinlenmişken.

"Hoş geldin." deyin bakalım, sözümün dinlenmesini severim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Losing Hope

4 sene bana kardeşimle ne alıp veremediğim olduğunu sordular. Alıp veremediğim bir hayattı.

Kardeşimin doğumunda annemin hiç sancısı olmadı. Suyunun geldiğini de anlamamıştı gece.

Öğle sıralarında karnındaki ağrı -sancı değil ağrı- artmaya başlayınca Kartal Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

Operasyon odasından çıkan hemşire annemin rahim duvarlarının bebeğe çok yaklaştığını söyledi.

Annemin kanamasının arttığını söyledi.

Seçim yapmamız gerekebileceğimi söyledi.

Annemi istiyordum; öylesine bencildim ki, tüm suçu küçük bir bebeğe yüklemiştim.

İki yeşil giyisili kadın ellerinde kanlı bezlerle ameliyathaneden çıktıklarında onun annemin kanı olduğunu biliyordum.

Hayatımda kendimi daha aciz ve küçük hissettiğim başka bir an olmadı.

Elimden hiçbir şeyin gelmediği bir andı o.

Operasyon odasından önce annemi çıkardılar. Boynunun altına kadar beyaz bir örtüyle kaplıydı.

Öldüğünü sandığımı hatırlıyorum. Sonrası boşluk.

Uyandığımda beni annemin yanına yatırmışlardı.

Yatağın ayak ucundaki kuvözde minicik bir bebek vardı. Misminicik.

Ağzımdan ilk çıkan kelimeler bunlar oldu, "Küçücük."

Ondan nefret ettiğim için kendimden iğrendim. Bunun için lanetlenebilirdim ve umrumda olmazdı.

Sonra tüm kolunun, başının, bacaklarının bandajda olduğunu fark ettim.

Öfkemin kontrolden öylesine çıktığı başka bir gün olmadı.

Doğumu gerçekleştiren doktoru bulabilseydim, büyük olasılıkla şu anda burda olmazdım.

Küçük kardeşimi boydan boya kesen adam, benim kinimle lanetlenmişti.

3 hafta kadar sonra trafik kazasında öldü.

Kardeşim tarafından lanetlenmemiş olmayı diliyorum, tek isteğim bu.

Ben sadece ona yaklaşmaya korkuyorum.

27 Ağustos 2010 Cuma

Bir sorununuz mu var?!



   Hep "güvenli" idi hayatım. Annem üzerime titrerdi, karanlıktan korktuğum için yıllarca onunla yatmama hiç sesini çıkarmadı. Babamsa filimlerdeki babalar gibiydi. İdolüm, koruyucumdu. -du; artık değil. Beni hayata karşı koruyan tüm duvarlardan yıkılan sonuncusu da babam. Bir yanım daha açıkta kaldı şimdi.

   Maddi olarak etrafımdaki çoğu yaşıtımın sahip olamadığı şeylere sahip oldum. Manevi olarak da öyle, bir bakımdan hiç değilse. Mükemmel görünen bir çocukluğum oldu, bir bakıma mükemmel de sayabiliriz aslında. Yine de; bir kediye kedi olduğunu hatırlatmakla, kedinin kendisini kaplan sanmasına sebep olmak arasında çok ince bir çizgi varmış. Sonradan kavradım. Kendimi hep kaplan sanmışım. Belki de bu yüzden doğru düzgün bir kedi bile olamadım.

   Hatta bunu öylesine ağır öğrendim ki, risk almaktan korkar oldum. Hayatım artık "güvenli" değildi. Her an kırılabilirdim, her tanıştığım yeni kişi kalbimi kırabilirdi. Aldatabilirdi, atlatabilirdi. Anlamazdı, anlayamazdı ki. Anlayamazdı değil mi?

   "Yine kaplanlık yapmaya başladın." dedim hep kendime, "Aç kendini dışarıya. Sen bir insansın, akıl akla benzer." Ve nedense hep başa dönmüş buldum kendimi. Yenilmiş ve yıkılmış. Kendine karşı.

   Annem başka insanların ne düşüneceğini çok umursardı, hala da umursar. Vapurda koşturamazdınız. Diğer çocuklar yapabilirdi, siz "diğer çocuklar" değildiniz. Okul gezilerine tek gidemezdiniz, başınıza bir şey gelirdi. Arkadaşlarınızın evine misafir olamazdınız, rahatsız olurdu aileleri. Değil mi? Rahatsız olurlardı.

   Annem, hayatımı mahfetmiş olabilir. Zihinsel sorunlarıma neden olan çocukluk travmalarımı bana o yaşatmış olabilir. Bir çok konuda ilginç obsesif bozukluklarım olmasının sebebi o olabilir. Onu sevdiğim için mazoşist olabilirim. Bu sizi ilgilendirmez.

Bir sorununuz mu var? Benim var.
   

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Gece 11 suları, denizde sırt üstü uzanırken...

aklımda bir şey var
sanki tüm Samanyolu'nu önüme sermişler gibi
yada senin yüzün
tam önümdeymiş gibi

içimde bir his var
sanki
dünyadaki bütün düşünceleri
aklımın içine sığdırabilirmişim gibi

hepsini bir araya koyabilirim
ama yinede
yetmez biliyorum
sana içimi dökmeye

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Şekerler ve çürük dişler...

Ramazan falan... Benim hiç hoşuma gitmiyor böyle şeyler. Bir de peşinden bayram geliyor. Ben küçükken, yani gerçekten küçükken, şeker bayramlarında annem beni vitrin bebekleri gibi giydirir saçımı yapar bir köşeye oturturdu. O köşeden kalkmak, ayak altında dolaşmak, yasaktı. Çocuklar bayram kutlamak için kapıya gelirlerdi. Babam onlara şeker ya da  çikolata verirken kapı aralığından bakardım onlara hep. Annem benim dışarı çıkmama izin vermezdi. Ben hep o çocuklara özenmiştim nedense. O yüzden bayramlardan da, bayramlarda eve tıkılmaktan da nefret ederim.

Lanet olsun! Şimdi nereden aklıma geldi bunlar benim?!

Lanet Olsun!!!!

Kafayı yiyorum blog!! Az kalsın Justin Bieber falan da dinliyordum zaten. Ne bileyim ben; radyo açıktı, ben de öyle takılıyordum. Bilirsin, ben D.Guetta falan da severim. Zaten şu "Baby baby baby baby baby... Oh" şarkısını kuzenimden yeterince duydum. -Kaç kez "baby" dendiğini bilmiyorum.- Demin sabahın köründe bana işkence etmeye çalışan şarkıda da "ini mini mani moo" falan diyordu!! İlk başta Sean Kingston'un sesini duyunca dedim "Ulan adam ne saçma şarkı yapmış mini moni bir şeyler geveliyor.", J.B.'nin sesini duyunca her şey açıklığa kavuştu tabi...

Yine de... Hiçbir şey moralimi bozamıyor son günlerde blog! Çok neşeliyim, hatta gereksiz bir neşem var. Ne allahın biberi, ne göçen leylekler, ne de son ana sıkıştırdığım yaz ödevim bunu bozamadı. Hadi hayırlısı...

20 Ağustos 2010 Cuma

Mezarlık bekçisi...

Bu gün yine kayboldum biraz. Kitabımı aldım;  evin karşısındaki mezarlığa gittim. Ne yapayım, bir orada kimse rahatsız etmiyor beni. Diyordum ki tam... Mezarlık bekçisi çıkageldi, "Annen arıyor." diye. Sevmiyorum o adamı. Kovuyor beni hep. Annem de nerden bulduysa onun telefon numarasını...
Saat 3:21AM.
Sataşacak kimsem yok blog...
Bir şeyler okumaya başlayacaktım ki, bu saatte pek kafamın basmayacağını düşündüm.
Uyusam mı?
Önce birkaç yeni şarkı indireyim bari.
Canım sakız çiğnemek bile istemiyor blog.
Kahve bile istemiyorum...
Ne halde olduğumu bir ben bilirim blog.

Search