6 Aralık 2012 Perşembe

Gözümdeki Gözlük

Sayın okur, sana hayatımın anlamını bulman için iki dakika veriyorum. Çünkü lanet olsun, ben on yedi senedir bulamadım. Belki de olmayan bir şeyi arıyorumdur. Ya da ne bileyim, hani gözündeki gözlüğü ararsın ya bazen, öyle bir arayış içerisindeyimdir. Bilemiyorum.

Christina Aguilera "Acaba ben ne olsam??" diye hiç düşünmemiştir bence, daha sekiz yaşında belliymiş onun ne olacağı zaten. Ya da mesela en yakın arkadaşımın ne olcağına çok kafa yormasına gerek yok, çünkü kendisi 2B kalem ve birinci kalite çizim kağıdıyla doğmuş. Einstein asla "Abi fizikçi olmasaydım ne olurdum acaba lan??" diye düşünmemiştir herhalde mesela.

Herhangi bir şeye özel bir yeteneğim varmış gibi durmuyor, şöyle bir hayatıma bakıldığında. Akademik açıdan çok parlak bir insan değilim; şöyle böyle iyi olduğum dersler de var, geçsem yeter dediğim dersler de. Çizim yaparım ama Picasso değilim. Hayal gücüme kuvvetli derler, yazarım ama Tolkien değilim. Spor yaparım ama ne Bolt'um ne de Phelps.

Dünyanın benim gibi insanlara pek ihtiyacı yok aslında düşününce. Yani bir dünyaya bir seferde yirmi kadar büyük yazar ve felsefeci, on kadar sağlam fizikçi, bir o kadar biyolojist ve kimyager, bir elin parmakları kadar insanüstü matematikçi, iki elinden her şey gelen şef ve üç dört yenilikçi mimar konsa yeter bence. Biz de işte anca ölünce çürüyüp azot döngüsüne falan yardımcı oluyoruz. Ha bir de kapitalizmi taşıyoruz omzumuzda, o var.

Şimdi faşist olduğumu düşünen arkadaş, mikrofon senin. Çık kürsüye ve anlat, dünyaya ne kattın arkadaşım. Haybeye yaşıyoruz. Bir çoğumuz haybeye yaşayıp gidiyoruz.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Eski okurlarımdan burda hiç kaldı mı bilmiyorum ama...

Ben çay falan içmeye de başladım, haberiniz olsun.

Artık eskisi kadar yakınmıyorum blogda farkındaysanız, mümkün mertebe güzel şeyler yazmaya çalışıyorum. Neden derseniz; yok, hayatım çok daha kolay ve güzel olduğundan değil de...

Problemler artık sadece benim problemlerim ya da annemle ettiğim iki kıytırık kavga olmaktan çıktılar da o yüzden. Çok ağır bazı şeyler, öyle ulu orta yazılmıyor.

Bazen en başıma gelmez dediğiniz şeyler sizi buluyor; hayatta inandığınız ne kadar şey varsa önüne katıp, süpürüp gidiyor. Ağır geliyor, ağlayamıyorsunuz da.

Neyse ne... Boşverin siz bunları. Hayat nasıl?


10 Kasım 2012 Cumartesi

Diyabeti Durdurmak??

Affedin beni de, "Diyabeti Durduralım" ne demek?

Ben diyabetliyim, 8 senedir diyabetliyim hemde. Bunca sene diyabetle yaşadıktan sonra, topluluğunuzun ismini hayat tarzıma bir saygısızlık olarak addediyorum. 

Diyabeti durduramazsınız.

Diyabet insanda bir kez ortaya çıktığı zaman hayat boyunca birlikte yaşamayı öğrenmeniz gereken bir hormonsal bozukluktur. 

Hastalıktır demiyorum çünkü hastalıkların tedavisi olur; diyabetin yok.

Ve bu bir ömür süren yolda, diyabetliler desteğe ihtiyaç duyar.

Bir diyabetli, hayatı boyunca her gün 3 ila 5 kez şekerine bakar ve insülin iğnesi olur. İnsan hayatının ortalama 80 yıl oldupunu düşünsek, benim gibi 8 yaşında diyabet tanısı konmuş bir kişi hayatının geriye kalan 72 yılını diyabetle geçirir. Bu 26 bin 280 gün yapar.

Ben günde 5 kez şekerime bakıp insülin yapıyorum. Yani hayatımda tam tamına 131 bin 400 kez.

İnanın "Diyabeti Durduralım" sloganı ne moralime, ne de hayat tarzıma bir yardımda bulunuyor.

Çünkü diyabeti durdurmak diye bir şey, üzgünüz ama henüz bulunmuyor.

Siz biliyorsanız böyle bir yol, paylaşın bizimle, biz de özür dileyelim.




Bu kadar"cık" zararla kurtulmam mucize...

Geçenlerde duydum Lupe Fiasco'nun "Bitch Bad" şarkısını. Bu içeriği beklememiştim açıkçası.

Sonra bana aslında ne olduğunu fark ettim bu şarkıyı dinlerken. Popüler kültürdü bizi yerden yere vuran.

Bir süredir kilo verme çabası içindeyim, açıkçası kendimi bildim bileli de orantısız bir vücudum oldu. Ne her yerimden kilo aldım, ne de verebildim. Çöp gibi el bileklerim varken bile göbeğim benden önde giderdi. Ki hala da öyle.

Fakat Lupe bana şunu fark ettirdi ki; ne kadar kilo verirsem vereyim, aynaya baktığımda asla aradığım görüntüyü bulamayacağım. Hep bir şeyler eksik olacak. Çünkü onlar, ve yarattıkları her şey sahte.

Sanki bilmiyorduk... Yine de, popüler kültürün kendi ağzından duymak ilginç oldu.

2000'lerin başında ben çocuktum. '90'ların soununda ve 2000'lerin başında R&B parlak çağlarını yaşıyordu. Televizyon kanalları Bass'ler ve 808'lerle dolu şarkılarla yüklüydü.

Bir Destiny's Child dalgasından sadece bu kadar"cık" etkilenmeyle kurtulmam bile bir mucize.

Henüz bağlantıyı kuramamış olanlarınız için açıklaması geliyor şimdi de.

Ben hayatımın hatrı sayılır bir kısmında, kum saati gibi kadınların şarkı söyleyip dans etmesini seyrettim televizyonda.

Asla öyle bir vücuda sahip olamayacağımı daha önceden bilmiyormuşum gibi sanki...


9 Kasım 2012 Cuma

Artık ağzıma geleni söylüyorum.

Son zamanlarda hiçbir şey düşünemediğimi fark ettim. Daha doğrusu yapıcı, yaratıcı düşünceler beni biraz terk etmiş gibi sanki. Gittiğim her yerde iş düşünüyorum. Hangi proje için ne yapsak iyi olur, hangi ödev/test ne araya sıkıştırılır, acaba bu sene bilmemnenin yarışması olur mu, olursa katılır mıyız, sınav haftasına ne kadar kalmış, denemelerle çakışan konferans tarihleri... Hazırlanması gereken tasarımlar, posterler... Kişisel defterlerimde kimya deney demoları ve tepkime formülleri.

Aldığım bir Popular Science, o da bir aydır beni bekliyor ki okuyayım da yenisine yer açılsın.

Tabi bütün bunların içinde bir şeyler yaratmak... Düşüncelerimi toparlayamıyorum, kendi içime dönemiyorum. Artık canım bile yanmıyor.

Eskiden daha az işim yoktu aslında. Ama ben artık umursamadan da hayatını kotaracak mertebeyi geçtim biraz. Hayatımla işe yarar bir şeyler yapabilmek istiyorum. Ve sanırım bu uğurda da bireyselliğimi kurban ettim farkında olmadan.

Gerçi iş bitti çoktan; ok yaydan, kurşun namludan çıktı. Geri dönmek namümkün.

Eğer şimdiki beni ve bundan dört sene önceki beni birleştirebilseydim...

Belki de olması gereken budur. Önce biri, sonra diğeri. Ve en sonunda ikisini de yaşatmanın bir yolunu bulurum.

Sistem benim de beynime girmeyi başardı bu dört sene içinde. Enfeksiyonal bir hastalığa yakalanmış gibi hissediyorum kendimi. Sevmediğim insanlardan birine dönüşüyorum.

Ne dışarıdan harika görünüyor hayatım, ne de ben öyleymiş çabasına devam ediyorum. Kusura bakmayın. 16 sene sustum ben. Artık ağzıma geleni söylüyorum.


7 Kasım 2012 Çarşamba

Ben büyüyünce hiçbir şey olmak istemiyorum. O kafa yok ki zaten. Akademik işleri boşver. Yurtdışı yalan.

Ben hala jetonlu arcade oyunları görünce oynamak için tutturan; oynayamazsa dudağını büken, gözleri dolan bir, bir...

Aşırı gelişmiş bir çocuğum ben.

Ve çiğ karnıbahar yiyorum.


31 Ekim 2012 Çarşamba

1 Ağustos 1995, saat 8:20'de sıcak bir yaz gününe doğmuşum ben. O gün kayda değer pek bir şey olmamış dünyada ama ertesi gün Şili'ye vuran kar ve soğuk dalgası o ay boyunca ülkenin bir çok yerini felç etmiş.

Benimle aynı günde Filipinli bir aktör olan Derick Monasterio doğmuş. O kim mi? Hiç bilmem.

Hayatımın ilk birkaç saati hastanede, ilk birkaç günü ise bir teyzemin evinde geçmiş. Daha o eve girdiğimiz ilk gecede güveler vücudumu yemiş. Sonra da kendi evimize geçmişiz zaten. Hayatımın ilk senesi ise Malatya'da, sabahları babam okuldayken bana bakan annem ve akşamları annem hastanede nöbetteyken bana bakan babamla geçmiş.

İstanbul'a gelmişiz sonra. Babamın tayini çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yere Büyükada'ya çıkmış. Annem de Heybeli'deki verem sanatoryumunda çalışmaya başlamış.

Çocukluğum aman kızımız düşmesin, üzülmesin, bir yanına bir şey olmasınlarla geçti. Sporla aram hep kötüydü. Koşamazdım, atlayıp zıplayamazdım. Çabuk yorulurdum. Buna rağmen üç sene yüzdüm. Bir de her yere bisikletle giderdik adada.

Küçükken ansiklopedileri elime oyuncak diye verirlermiş, resimlerine bakarmışım. Evimizde bir duvar boyunca kitaplık vardı, hep okudum. Okumasaymışım keşke. Algısı düşük insanlar mutlu oluyor. Sebzelere bakın mesela!! Hiç mutsuz sebze gördünüz mü?? Okumayın.

Babam haklı olarak inançsız, annem haklı olarak spiritüel bir insandı. Ben de Eski Mısır tanrılarına inanırdım küçükken. Olsun...

...

Hala niye okuyorsunuz ki sonunu bildiğiniz hikayeyi?? Sonra benim gibi mantar bir insan çıkmış işte bütün bunların içinden. Bak hala okuyor...

Git bir çay koy sen dost insan. İçimden bir ses sen çay seversin diyor.

30 Ekim 2012 Salı

Ben WTA'e gittiydim...


Babamla gittik. Güzeldi. 

Me gusta.

Seneye önden ve önceden almayı planlıyorum biletleri. Sonra kendimi korta atacağım.

Arkadan arkadan cidden olmuyor...

İş tenis olunca maç yorumu yapamıyorum. Özür dilerim. =)) Daha çok ağzım açık izleyip, ace'leri sayıyorum. 

Ama babam olsa güzel anlatırdı...

24 Ekim 2012 Çarşamba

Arkadaşlar birisi bana hangi sporlarla uğraştığımı sormuş....

İç organlarım hilkat garibesi gibi. Aritmim var. Diyabetliyim. Hayatım boyunca oksijen seviyesi tavan yapmış bir yerde yaşadım, VO2max seviyem 22.

Sence hangi sporlarla uğraşıyorum ben, söylesene güzel arkadaşım. =D

Ay rota!!..

Sabah tatil diyerekten 12'de uyanmıştım zaten, uyanır uyanmaz da "Ay rotayı açıklıyorlarmış!!" diyerekten Eurosport karşısına oturdum, daha ayılamadan o uydumsu görüntüler beni salak etti.

Ne rotası derseniz efenim Tour De France rotası. Evet, 100. yıl rotası bu gün açıklandı ve ben sabantan beri hala eğer bir bisikletçi olsaydım Alpe-d'Huez ilk kez çıkılırken bir çalının arkasına saklanır, diğerlerinin tüm yolu dolanıp geri dönmesini beklerdim herhalde diye düşünüyorum. Ve evet, çok ciddi teorilerim var bu konuda.

Efendim rota benim beklediğim kadar çıkmadı, gerçi ben her dağ görüşümde "Herifler buraları nasıl tırmanıyor yaa!.." diye düşüncelere dalıyorum ya... Neyse. Sabah sabah aklıma gelmedi not tutmak, şimdi de laflarımı toparlayamıyorum.

Dikkatinizi çekerim, beklediğim kadar çıkmadı dediysem de rotaya kolay falan demiş değilim. Yine sporcuların cıvığını çıkaracak dağlar, tepeler var. Yarış Korsika'dan başlayıp, Paris'te sona erecek. İzlemesi 2012'den daha keyifli olacaktır diye umuyorum, bu senenin biraz durağan geçtiği göz önünde bulundurulursa. (Hatırlarsanız Sky bir yerden sonra aldı başını yürüdü, tutamadılar, günlerce onları ve mavi çizgilerini seyrettik.)

Şimdi gelelim röpörtaj veren sporculara.

Şahsen Bradley Wiggins ne dedi hiç hatırlamıyorum. Ama mavi kabanını hatırlıyorum. Ve Mark Cavendish'in yanında ne kadar kısa kaldığını hatırlıyorum.

Tamam, neyse!! Cadel Evans'ın kendi kendisini takımın lideri yapması sabah sabah bir ilginç geldi. Hatta host ona Tejay Van Garderen'in bu sene çok iyi performans gösterdiğinden falan bahsettiğinde bir ayrı iplemedi. Abi insan biraz alçak gönüllü olur. Ayrıca bu sene gördük sayın Evans, bacaklar eskisi gibi çalışmıyor artık sanki.

Philippe Gilbert lanetli arkadaşlar. Gökkuşağı mayoyu giydi ya. Unutun onu siz.

Mavi Kabanlı Wiggo'ya geri dönüyorum. Edit: Aşağıdaki dost insanın yardımlarıyla doğru yolu buluyoruz, Wiggo Giro'ya odaklanacakmış önümüzdeki sene. TdF'de Froome için çalışacaklarmış.

Bir de Andy Schleck'in bir TdF "kazananı" olduğu halde sahneye çağrılmaması ilgimi çekti. Sanırım kamera bir kere çekmese, orda olduğunu bile anlamazdık.

Son olarak. Wiggo gelsin, alış-verişe gidelim istiyorum. Hayır Twitter hesabını da kapatmış sayın Wiggo, nasıl ulaşırız bilemiyorum.

14 Ekim 2012 Pazar

Ve Felix atladı!


Ve Felix atladı!

Tarihe tanık olmak herkese nasip olmaz, tadını çıkartıyorum. =))

Bir arkadaş nereye ineceğini nasıl biliyorlar diye sormuş, efenim anlatayım. Önce düşüş süresi hesaplanıyor. [h=1/2xgxt'kare] Sonra bu süre [Vfinal=Vinitial+axt] formülünde yerine yerleştirilerek son hızı bulunuyor. Serbest düşüş yaptığından dolayı ilk hızı 0 (sıfır) alıyoruz. "a" da "g"ye, yani yer çekimine eşit. 

Buraya kadar her şey tamamsa, işin çetrefilli kısmına geçiyorum. =D

İlk önce gaz yoğunluğunun çok çok az olduğu atmosfer tabakalarının toplam kalınlığı bulunup (yani rüzgarın olmadığı yerler) ne kadar süre düz bir şekilde indiğini buluyoryuz. [yol=hızxzaman] 

Sonra rüzgarlı (yani hava olaylarının gerçekleştiği) tabakaya geldiğimizde Felix'in ne kadar, ve ne yöne sürükleneceğini buluyoruz, ki formül yine aynı. 

Fakaaaat!!!.... Eğer siz atmosferin hava olayları gerçekleşmeyen tabakasında bir süre kaldıysanız, bu havanın size kayda değer etki yapmadığı, ki bu da dünyanın siz yukarıdayken ayaklarınızın altından kaçtığını gösteriyor. (Yani dönüşü sizi etkilemiyor.)

O zaman yine [x=v.t] ile bir de yeryüzü bizden ne kadar kaçmış onu buluyoruz.

...

Ben bunları neden anlatıyorum yahu... İnanmayın bunlara, ne söylediğimi bilmiyorum. Külliyen yalan bunlar. =D Fizikten ikiyle geçtim ben geçen sene!! =D

Yok cidden, beni bu sefer ciddiye almayabilirsiniz. Ben de almıyorum pek.

Ama gerçekten çok muazzam bir atlayıştı. Özellikle kabin basıncı düşürülürken dışarı çıkan gazın sesi... Söyleyecek bir şey bulamıyorum gerçekten.

İncelenebilir evrenin çapı yaklaşık 96 milyon ışık yılı. İnsanlar bu skalada toz zerrecikleri bile değiller; fakat içimizden arada bir evrenle aşık atanlar çıkıyor. 

Gurur ve haz duymaya bakalım bence... =)

12 Ekim 2012 Cuma

Benden ciddi yazı pek çıkmaz ama...

Arkadaşlar bilen bilir, benden ciddi yazı pek çıkmaz. Dalga geçmeyi severim, ama bu sefer olay ciddi.

Cidden ciddi.

Herkes kendince bir şey yapar, ben de stres atmak için akşamları sahilde paten kayıyorum. Yanından geçtiğim bisikletçilere pek dikkat etmem genelde; onlar dikkat çekmek için gidonlarına ışık takar, ben de kafama mavi fareli şapka takıyorum. Maksat yayalar geldiğini fark edebilsin. Fakat dün çok ilginç bir şey oldu, ve ben daha önce dikkatimi çekmeyen bir şeyi, gerçekten tehlikeli bir yoldan fark ettim.

Perşembe günleri, yine sahil yolunda bisiklete binen kalabalık bir grup var. Adeta kendi mini-pelotonlarını kurmuşlar, düşününce hoş ve anlamlı geliyor kalabalık bisiklete binmek, değil mi?

Hafta içi, akşam vakti. Yol, birkaç balık tutan kişi dışında boş. Ben bu grupla tam dönemeçlerden birini dönerken karşılaştım. Normalde benim için hava hoş. Acemi değilim; kenara çekilip, geçip gitmelerini bekleyebilirim.

Şimdi düşünün, yaklaşık yirmi bisikletli. Neredeyse hepsinin gidonunda bir ışık var. Olay buraya kadar iyi, hoş. Fakat arkadaşlar, o yanıp sönen ışıkların bende böyle bir reaksiyona yol açacağını inanın bilmiyordum.

Ben epileptiğim. Belki sara deyince daha iyi anlarsınız. Epileptik insanların beyin hücreleri elektriği normal insanlarınkinden daha hızlı iletiyor. Bazen beyindeki, hadi aşırı yüklenme diyelim, sara nöbeti olarak bilinen, ölümle sonuçlanabilen spazmlara ve bilinç kaybına yol açabiliyor.

İşte o yanıp sönen ışıklar, bir araya geldiğinde beni az kalsın nöbete sokuyordu.

Amacım size kimseyi acındırmak, duygu sömürüsü yapmak değil. Fakat dikkat çeksin diye taktığınız ışıklar, istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor. İnanın bana, düz ışıklar da yeterince uyarıyor insanları.

Şanslıydım ki, grupla karşılaştığımda gelen sadece anksiyete atağı oldu. Birkaç kişiyi kıl payı sıyırdığımı hatırlıyorum. Ama çok daha kötüsü olabilirdi. Hastalığı benimkinden daha ileri safhada olan birisi nöbete girebilirdi, arkanızda kalırdı, siz az kalsın çarptığınız adamı unuturdunuz; inanın, o bomboş yolda kimse sesini duyup yardım edemezdi.

Kendim için endişelendiğimden çok, bundan korktum ben dün.

"Flashlight" denen, çok hızlı yanıp sönen ışıkları bisikletinize, hele de grup olarak biniyorsanız, lütfen takmayın. Mümkün mertebe düz ışıklar kullanın. Size hemen yarın gidin yeni ışık alın demem, diyemem. Ama eğer yanıp sönen bir ışığınız varsa, hafifçe yere doğru kırarak kullanın. İnsanların gözünü alması, ya da epileptik kişilerin nöbetlerini tetiklemesi riskini en aza indirmiş olursunuz.

Şu an çok dikkatinizi çekmeyebilir bu yazı. Daha öncelerde benim bisiklet ışıklarına dikkat etmediğim gibi. Belki yarın unutursunuz. Ama yinede, umarım bu yazı gereken mesajı verir.

Kalem kılıçtan keskindir derler. Laf benden çıktı, hadi kalem, şanını lekeletme.


5 Ekim 2012 Cuma

Dağınık Bir Yazı Da Benden...

Evet artık tek başıma matematik soruları çözebiliyorum. Her ne kadar 3/5'in 0.6 ile aynı şey olduğunu kavrayabilmek için hala biraz zamana ihtiyacım da olsa...

Ama yazamıyorum.

Ulan gerizekalı bizim bu okuduğumuz ne diyebilirsiniz. E, hakkınız. Ama okuduğunuz şeyin hiçbir edebi değeri yok, onu da inkar edemezsiniz.

Çok uzun süredir edebi değeri olabilecek hiçbir şey çıkmadı elimden. Yok. Aptallaşıyorum sanırım. Çevremde gördüğüm, hayatında okuduğu kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen, daima ya diyette ya alışverişte olan, her yüz metrede en az üç beş tane bulabildiğiniz kızlara dönüşüyorum galiba.

Okuduğum onca şey silinebilir mi kafamdan zamanla; IQ, eğer değişebiliyorsa, neyi kanıtlar...

Galiba. Bilmiyorum. Aptallığın da derecelendirilmesi lazım. Fizik bununla da uğraşmalı.

Bir şeyler yapma ihtiyacındayım. Daralıyorum. İçim sıkılıyor. Bir sergi, vesaire bulup gitmek istiyorum. Zaten çok güzel ve düzenli ülkemde hemen çıkarırlar ya 2013 kültürel etkinlik programını.

Aslında gündemde çok şey var üzerine yazılabilinecek, de, ben yazmak istemiyorum. Savaş, kan, hurraa atlılar, ya allah bismillah... Sanki zaten doğuda şehit üzerine şehit vermiyorduk da efenim, pat diye bir savaş çıktı şimdi. Nasıl olduysa...

Neyse yaa... Boşverin. En yakın arkadaşımın kendi blogunda da dediği gibi. Biz kaç yaşındayız ki, bizi kim iplesin saplasın...

4 Ekim 2012 Perşembe

Ben, diyorum bazen kendi kendime, ben ne halt yiyorum??

Harbiden ben ne halt yiyorum??? Saat 10:40, ben hala matematik ödevi yapacağım. Şimdi yaparız. Bu gün acaip vakit kaybettim dershaneye giderek. Yarın daha erken gitmem lazım.

Sezon yavaş yavaş kapanıyor sporda da, yüklen futbola. Allahım her kanal ayrı bir maç veriyor. Bir onu, bir bunu izlemekten kim ne yaptı onu da bilmiyorum. Hiçbir maçın ne başını, ne sonunu görebildim. İçim bayılıyor. WTA (tenis - China Open) da saçma sapağan saatlerde zaten. Onun hiçbir maçı da bana uymuyor. Djokovic'in ilk Çin maçını da kaçırdım zaten.

YouTube'dan Romandia Turu'na başlamayı planlıyordum ki sınav haftam geliyor sayın seyirciler. Acaip acaip, ne yapacağım bilmiyorum. Bu haftasonu bana nefes almak haram artık.

Herkes hasta zaten...

Tüh yaa, yarın Fransızca'dan da quiz var... Ben harbiden bu gün ne halt yedim yaa....

1 Ekim 2012 Pazartesi

Soru: Lombardia Klasik'ini neden yazmadım?

Açıkçası, bilmiyorum. Sanırım Joaquim Rodriguez'in kazanan ilk İspanyol olması dışında pek de güzel kareler yakalayamamış olmamızdan. (Ama gözlük.... Ah o gözlük....)

Bu tamamen benim kişisel düşüncem. Çok kaza oldu, yarışın sonuna doğru manyak gibi yağmur yağdı. Bazı yerlerde görüntü kesildi. Philippe Gilbert yarış dışı kaldı. Falan filan.

Ha Lombardia çok güzel bir yer, o ayrı...

Neeeyse, böyle işte. O yüzden yazmamıştım, ama sağolasın "soru", yazdık işte. Ayrıntılar çoktan bilinçaltına atılmış, kusura bakmayın.

Hastayım, o nedenle oturdum yazıyorum...


29 Eylül 2012 Cumartesi


Efendim bu blog artık pek de yeni sayılmaz. Kimse de bana sen kimsin, nesin, necisin diye sormuyor. Ama çok ara verdik, ve yalnız başıma yazıyorum blogda şimdi. Yani ne oldu ne bitti, anlatmak biraz da benim sorumluluğum sanırım. (Gene sordular işte. O yüzden yazıyorum.)

Mel okumaya yurt dışına gitti. Gideli de baya oldu. Ha hayatı boyunca da okuyacak değil ki diyebilirsiniz. Ama inanın bana dönmek hevesinde değil hiç. Türkiye'de ne kimsesi var, ne de çalışabileceği doğru düzgün bir yer. Evet belki ben gayet bencilce onun geri dönmesini isteyebilirim fakat kabul etmeliyim ki onun hayatı artık burada değil.

Reader yok. Şu anda nerededir, ne yapar bilmiyorum. Bilmediğim gibi, pek merak da etmiyorum açıkcası. 

Şimdilik sadece ben varım ve blog ben nereye gitsin istersem oraya gidecek gibi görünüyor.

25 Eylül 2012 Salı

Düğün Meseleleri

Kuzenim evlenecekmiş de efendim... Ben de bir pantolonun içine nasıl sığarım diye düşünüyordum. Bana elbise haram çünkü.

Evlenmeyiversin. Moralim bozuluyor benim. Senin hayatının en mutlu günü bana taa bir hafta önceden sıkıntı vermeye başlıyorsa böyle özgürlük olmaz olsun kardeşim!!

Evlenmeyin evlenmeyin... Daha gençsiniz ulan.... 25 yaşındasın ulan... Hayatına yazık be... Tüüü...

Üç nokta olayını aştım ben bu arada, dört nokta koyuyorum resmen. O sövüşler ÖYLE devam ediyor artık. Hayal gücünüze bırakıyorum.

Elimde bir kirpi var sayın seyirciler. Ortasına basınca vikliyor. İki gündür aynı yerde onunla birlikte ders çalışıyorum. Hayatımda böyle çalıştığımı bilmiyorum ben. Ya da bilinç altında bir yerlere kaymış o zamanlar. Anlayın artık.

Zaten artık bisiklet sezonu da kapanıyor. Naparım, ne ederim bilmiyorum. Kimse de benim bisiklet nutuklarımı dinlemek istemiyor.

Ha bu arada, Caddebostan sahilde fareli şapkayla paten kayan bir mal var ya. O benim.

16 Eylül 2012 Pazar

Kafam dağılıyor sayın insanlar... Fena dağılıyor. Masamın üstündeki "Yüzüklerin Efendisi"ni, "Züklerin Efendisi" diye okudum, iki saattir "Ulan züklerin efendisi ne yaa..." diye düşünüyorum. Bir Paul Weller, bir Rihanna dinliyorum. Çok fena Moleskine defter istiyorum, kimse beni tutamaz, haftaya alıyorum.

Gördüğünüz üzre kafayı yedim. Bisiklet sporu dışında, herhangi bir konu üzerinde 15 saniyeden fazla konuşamaz hale geldim. Konu dağılıyor. Kafam başka yerlere uçuyor sayın okur. Affet.

Yoga mı yapsam... Kahve mi yapsam yoksa... Yoksa "Züklerin Efendisi"ni mi bitirsem artık.

Neyse yaa... Kasmanın manası yok.

Bugün Dünya Bisiklet Şampiyonası, TTT (Team Time Trial), yani takım zamana karşı yarışları vardı. Güzeldi, izledik.

Hiç anlatmıyorum, zaten yorum gelmemesinden bisikletten anlamadığınız anlaşılıyor.


Yahu ulan ben hayatımın ne kadar boş geçtiğinden bahsettiğimde bile daha çok yorum alıyorum, ne tuhaf tuhaf insanlarsınız yaaa.....

10 Eylül 2012 Pazartesi

Europcar Yeşili


Şincik ilk olarak alın size şarkı, dinlersiniz...
İkincisi, ben çok tutarsız bir insanım, bunu fark ettim. En sevdiğim insanlar genelde en çok sövdüklerim oluyor, eh o duvarın arkasına geçebildiğinizde çok da kötü biri değilimdir. Sanırım.

Resmi açıklama yapıyorum şu an, odamda bir kitap daha koyacak yer kalmadı. Hani cidden kalmadı. Bütün düz yüzeyler kitap, defter kaplı. Kitaplığım taşıyor. Masamda iki büklüm test çözüyorum. Ayağımın altından, kafamın üstüne kadar her yer kitap dolu. Ve ben hala nereme kitap alıyorum, büyük merak konusu.

Bisiklet komasına girdim geçen gün. İspanya Turu'nun son etabı, Britanya Turu'nun ilk etabı ve Montreal Grand Prix'si aynı gündü. Sabah oturdum, akşam kalktım. Europcar yeşilini özlemişim resmen, onu fark ettim bir de.

Uçan bıyık... Ehi ehi...

Ahem... Şey, Britanya Turu'nun ilk etabında kaza olmuştu, Cavendish yerde kalmıştı, üzülmüştük. Bu gün de gelemedi ya, üzülüyorum cidden. Ha bir de Bradley Wiggins'in bir bisiklet turunda olması, fakat spot ışıklarının altında olmaması tuhaf geliyor TdF ve olimpiyatlardan sonra. Ha kamera bolca çekti onu, o ayrı bir mesele. 

Favorilerden tanıyoruz...

2 Eylül 2012 Pazar

Birkaç arkadaşın sorularına cevap vermek istiyorum. Ahem...

Lance Armstrong doping yapmış mıdır??
- Belki de yapmıştır. Olabilir. O dönemde derece alan herkese bir doping davası açılmış zaten. Bu kadar dopingli sporcuyu geride bıraktığına göre doping yapmış olması akla da yatkındır. Ama belki de uzaylıdır Lance Armstrong. Belki de Doctor Who'dur.... Kim bilir.

Ben geri mi dönüyorum?? Mel ve Reader nerede??
- Evet ben geri dönüyorum. Mel Rusya'da, seneye yaza dönecek kafasına eserse umarız... Reader ile biz ilişki ve alakalarımızı koparmış bulunuyoruz. Aramıza çok şey, çok şer girdi. Döneceğini sanmıyorum.

Hala eskisi kadar kahve içiyor muyum?? (Arkadaş hatırlamış sağolsun. =D)
- Evet hala içiyorum ama birisi arada bir 30 bardak sallamış kafasından, o kadar değil.

Bir kitaplarım bölümü açar mıyım??
- Olur efenim, siz istediniz de biz yapmadık mı...

**Mail adresimi spiritofcarnage@hotmail.com şeklinde değiştirmeyi deneyeceğim, olursa söylerim.

Alın müzik dinleyin biraz.
Üzüldüm ben.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kazık bulun bana!!

Arkadaşlar Lance Armstrong... Tartışılabilir olsa da, gördüğümüz göreceğimiz en iyi bisikletçilerden biri.

Hadi geç bunları; tüm vücudunu saran kanseri yenen, bundan sonra bir de bisiklet sürmeye devam eden birisi. Hem senin benim gibi adam, hem de değil.

Şimdi burda size kırk martaval anlatmayacağım, hiç havamda değilim.

Ha madem 2009'dan kalma bir kanıt var, 2009 kazanımları alınsın elinden, 2010 alınsın, 2011 alınsın....

7 yılı birden haşırt diye silip atmak tam Amerikalıların yapacağı iş. Amerikalıların kahramanlara kıl olduğu tıbbi gerçek, fizik kanunu.

Oturun. Oturduğunuz yerden millete bok atın. Hadi bakalım, buyurun atın.

İllallah ettirdiler beni resmen. Bir insan nasıl hem girdiği her doping testinden temiz çıkıp hem de doping yaptı denip yedi yılından men edilir, hayatında daha yapabileceği her şeye ket vurulur.

Lance Armstrong'u yıldıran ilk "şey" ödülü ilk ve son defa USADA'e gidiyor.

Bok yesinler. İçimi oydular. Ben bıktım ulan iki günde. Kazık tıkarım ağzınıza, bir susun ulan.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Döndüm ben yahu....

Yazıcam lan ben...

Oheöhhmm...

Neyse efenim bu gün  Vuelta, yani sizin anlayacağınız İspanya Bisiklet Turu başlıyor. Bisiklet turlarının üvey çocuğu...

Abi ben cidden çok merak ediyorum biz kimi izliycez, hani sayın Alberto Contador'a (Doping "cezasımsı"sından dönen İspanyalı bisikletçi.) yılların sempatisini kaybetmiş durumdayım. E Vroom Vroom Froome'a da pek bayıldığım söylenemez. (Christopher Froome. Sky Procycling'den İngiliz Bisikletçi.) Ki yarış da bu ikisinin arasında geçecek az buçuk...

Kimse yok abi cidden kimse yok yaa...

Andy Schleck'in hala kıçı kırık sayın okurlar. Bir kırdı pir kırdı malesef, hala iyleştiremediler. Kendisi bisiklete binebilen bir çubuk resmen zaten.

Her şey üst üste geldi bu sene belki de ondan böyle oldu. Hani Tour de France (Fransa bisiklet turu lan, yuh lan.), olimpiyatlar, şimdi de Vuelta... Hepsi de dip dibe olunca sporcuların da vıcığı çıktı. Yazık lan.
Ya ben bir şey fark ettim. Ben buraya bir senedir el atmamışım. Ve millet hala gelmeye, blogda dolanmaya devam ediyor.

Reader artık yok, Mel Türkiye'de değil, blog başıma blog başıma...

Devam etsem okur musunuz ki....???

Search