Kabul Ulan, Sadece Sayfa Bunlar
28 Haziran 2010 Pazartesi
Tutulmalı Cheetoslar
Uzun süredir Cheetos da yememiştim. Baktım Tutulmalı Cheetos çıkmış, aldın bir tane. Sonra da kemirdim eve gelene kadar yolda. Ciddiyim. Ucundan tırtıklaya tırtıklaya yedim. Büyük bir kısmı da kardeşime kaldı. İçinden Edward da çıkmamıştı zaten.
Eleştirilmeden yaşama hakkı talep ediyorum!!
Yakınmamaya çalışıyorum. Ama artık kaldıramıyorum. Ha gerçi bu yazıyı kaç kişi okuyacak, o da ayrı bir mesele. Ama bu sorunu yaşayan tek kişi de ben değilim. Peki sorun ne.
Bastırılmış bir kişiliğim var. Laf olsun diye yazmıyorum. Bunu başka bir yerde böylesine rahat söyleyemem çünkü ben. Aşabildiğim tek yer de burası zaten. Ne de olsa kim olduğumu bilmiyorsunuz, değil mi?
Serbest ve neredeyse her istediğimin olduğu bir aile ortamında büyüdüm. Dünya öyle değildi malesef. İlk okul öğretmenim benden nefret ederdi. Psikolojik sorunları olan bir kadındı. Övünmek amacıyla söylemiyorum kesinlikle ama zeki bir öğrenciyim. Çekemezdi demek, hatta böyle düşünmek bile komik. Koskoca kadının, 8-10 yaşındaki çocukla ne işi olur. 4 sınıfta 90,7 olan ortalamamla takdir alamayınca şoka girmiştim. Üzerinde ismimin yazılı olduğu takdirname öğretmenler odasının çöpünden çıktı. Babam aynı okulda öğretmen olmasa bunu asla öğrenemeyecektim. Hiç değilse 5. sınıfta başka bir öğretmen geldi. Çok da şirin bir bayandı bu yeni öğretmen. Ama birileri 4 sene boyunca kafamın içine etmişti bir kere... İlk dayağımı da o kadından yedim ben.
İlginin merkezinde olmaktan hiçbir zaman hoşlanmadım. Şimdi bile başarılarımı eleştirenler var. Fen öğretmenim, ki kendisi aynı zamanda komşumuz olur, her bulduğu fırsatta anneme benim matematik zekam olmadığını söyler durur. Sözelci olmalıymışım. Babama çekmişim. -Babam edebiyat öğretmenidir.- Tüm başarılarımda kafasını kumun altına gömmeyi iyi bilir ama. "Böyle insanlara bakmayacaksın." diyor babam. Hassas bir insan yetiştirip sonra da "Takma kafana." demek ne derece doğru?
Şimdi tuhaf bir geçiş dönemindeyim sanırım. Şimdiye kadar bana yapılan tüm kötlüklerin dışa vurumunu yaşıyorum. Sabırsız, aksi, tuhaf bir insan oldum çıktım. Sadistim. Şiddet yanlısıyım demiyorum. Ama sadistim. Mazoşistim de sanırım. İlk okul öğretmenimi hala arıyorum bayramlarda. "Hocam SBS'den 473 puan aldım. Özel okullar %100 burs teklif ediyor." dediğimde sevinmiştir, değil mi.
Lise mi? Ayrı bir yer burası. Bunu da başka bir posta saklıyorum. Burdakilere henüz bu kadar sinirlenmedim.
Bastırılmış bir kişiliğim var. Laf olsun diye yazmıyorum. Bunu başka bir yerde böylesine rahat söyleyemem çünkü ben. Aşabildiğim tek yer de burası zaten. Ne de olsa kim olduğumu bilmiyorsunuz, değil mi?
Serbest ve neredeyse her istediğimin olduğu bir aile ortamında büyüdüm. Dünya öyle değildi malesef. İlk okul öğretmenim benden nefret ederdi. Psikolojik sorunları olan bir kadındı. Övünmek amacıyla söylemiyorum kesinlikle ama zeki bir öğrenciyim. Çekemezdi demek, hatta böyle düşünmek bile komik. Koskoca kadının, 8-10 yaşındaki çocukla ne işi olur. 4 sınıfta 90,7 olan ortalamamla takdir alamayınca şoka girmiştim. Üzerinde ismimin yazılı olduğu takdirname öğretmenler odasının çöpünden çıktı. Babam aynı okulda öğretmen olmasa bunu asla öğrenemeyecektim. Hiç değilse 5. sınıfta başka bir öğretmen geldi. Çok da şirin bir bayandı bu yeni öğretmen. Ama birileri 4 sene boyunca kafamın içine etmişti bir kere... İlk dayağımı da o kadından yedim ben.
İlginin merkezinde olmaktan hiçbir zaman hoşlanmadım. Şimdi bile başarılarımı eleştirenler var. Fen öğretmenim, ki kendisi aynı zamanda komşumuz olur, her bulduğu fırsatta anneme benim matematik zekam olmadığını söyler durur. Sözelci olmalıymışım. Babama çekmişim. -Babam edebiyat öğretmenidir.- Tüm başarılarımda kafasını kumun altına gömmeyi iyi bilir ama. "Böyle insanlara bakmayacaksın." diyor babam. Hassas bir insan yetiştirip sonra da "Takma kafana." demek ne derece doğru?
Şimdi tuhaf bir geçiş dönemindeyim sanırım. Şimdiye kadar bana yapılan tüm kötlüklerin dışa vurumunu yaşıyorum. Sabırsız, aksi, tuhaf bir insan oldum çıktım. Sadistim. Şiddet yanlısıyım demiyorum. Ama sadistim. Mazoşistim de sanırım. İlk okul öğretmenimi hala arıyorum bayramlarda. "Hocam SBS'den 473 puan aldım. Özel okullar %100 burs teklif ediyor." dediğimde sevinmiştir, değil mi.
Lise mi? Ayrı bir yer burası. Bunu da başka bir posta saklıyorum. Burdakilere henüz bu kadar sinirlenmedim.
26 Haziran 2010 Cumartesi
Sounds Of London
Birkaç Londralı müzisyenin MySpace sayfasında müzik dinliyorum. Folk ve alternatif rock çalıyorlar. Öyle hoşuma gidiyor ki sesleri, kendi yazdıkları şarkı sözleri, kendi melodileri... Londra'nın melodileri. En büyük isteklerimden birisi oldu Soho'ya gitmek. Ha Soho'yu gerçekten yaşayabilmek için önümde birkaç senem var henüz. Olsun, ben yine de gitmek istiyorum.
Haydaa!! Yazmak istediklerim bunların yanından bile geçmiyordu!! Küçük bir hikaye yayınlıyorum bir sitede. Pek okuyanı olmayınca, "Kötü mü yazıyorum ben?!" diye kendi kendime küçük bir 'bunalım baloncuğu' oluşturmuştum. Size yakınacaktım. Sonra nasıl başlayacağımı düşünürken biraz müzik dinlemenin iyi gelebileceğini düşündüm. Ve gerçekten iyi geldi. Güzel bir şey bu.
Sanırım sileceğim hikayeyi. Yok, bir bölüm daha ekleyeyim. Sonra silerim. Ya da boş verir giderim. Forumun modları uğraşsın.
25 Haziran 2010 Cuma
Başım ağrıyor. Pek iyi hissetmiyorum kendimi. İçindekiler ağrıtıyor başımı. Yapmak istediğim, yazmak istediğim, söylemek istediğim öyle çok şey var ki. Bir huzursuzluk da var içimde. Havalar da kapalı. Gerçi güneşle de sorunlarım var benim. Çok sıcağı da sevmiyorum. Kendimi eve kapattım, ara sıra bahçede kedilerle oynuyorum. Dikkatimi hiçbir şeye veremiyorum. Rüzgar nereye götürürse diyorum. Dümen kafasına göre dönüyor. Tutmalıyım onu, ben çevirmeliyim. Tutamıyorum.
I didn't know how to follow
I feel so empty and hollow
I didn't know how to follow
I feel so empty and hollow
24 Haziran 2010 Perşembe
???
Normal ol dedi.
Bana, hemde gecenin üçünde.
Kim olacak, annem.
Kendisi, normal bir insan.
Fazla normal.
Korkutuyor beni. Korkuyorum ondan.
Sevmiyorum da.
Anne ya, her şeye hakkı var.
Susmuyor, susamıyor.
Kapısını çalmadan odama dalıyor.
Tam konsantre olduğum anlarda bölüyor.
Sanki bunun için yaratılmış.
Sanki dünyamızı ona odaklı kurmamız gerekirmiş gibi.
Dünkü Almanya - Gana maçını izletmedi.
Gecenin bir yarısı, kalktı yazıma karıştı.
Bilgisayarımı da karıştırmaya çalışıp kilitlemiş zaten.
Sinirliyim, çok sinirliyim.
İşte böyle yaptığı zamanlarda diyorum ki;
Diyorum işte bir şeyler.
22 Haziran 2010 Salı
Korku
Yok ulan...
Bu böyle olmayacak.
Resmen bakmaya korkuyorum.
İçime bir şeyler oturdu.
Lanet olsun...
Bu böyle olmayacak.
Resmen bakmaya korkuyorum.
İçime bir şeyler oturdu.
Lanet olsun...
Broken
Kötü hissediyorum kendimi.
İlk önce suçu ona atmayı denedim.
Sonra biraz düşündüm.
Şimdi suçu kendimde bulmaya başladım.
Ama bu onun yanlışlarını tahtadan silmedi.
Sonuç itibariyle...
İnfilak ettim.
Onun burnu havada.
Benim burnum da havada.
Ama ben yetemedim...
O ise tam tersi.
İşte bu yüzden -ve haklı olarak- burnu havada....
Sadece tek bir kelimeden geldim buralara.
Sadece tek bir kelime...
Neden beni bu kadar hassas yetiştirdiniz ulan!..
İyiki beni bu kadar hassas yetiştiriniz.
Takmayın kafayı bana siz.
Siz.
Siz gayet iyisiniz.
Katliamın Ruhu
Ne güzeldi hava geçen gün. Seviyorum kapalı havaları. Hele de gökyüzünde her şey birbirine girmişse. Bir anda oldu bitti hepsi. Öyle bir yağmurdu ki, kendimmi altına atasım vardı. Toprağı bile kaldırdı, birbirine kattı. Sıcaktı da hava aynı zamanda. Durulunca dolaşmaya çıktım sokakları. Mis gibi toprak kokusu...
Kötü demeyecaksin hiçbir şeye. Hepsi peşinden güzel olanları sürükler.
Kötü demeyecaksin hiçbir şeye. Hepsi peşinden güzel olanları sürükler.
20 Haziran 2010 Pazar
O adam... Onu anlatmaya dünyalar yetmez.
Babam. Ve ben.
Babası tarafından küçücük yaşta terk edilmiş benim babam.
Yaşam savaşı vermiş. Benim ise her zaman en iyisine sahip olmam için,
elinden geleni ardına koymadı. Hala da koymaz.
İyimser bir adamdır. Beni de öyle yaptı. Çok benzerim babama.
Sanatçı ruhludur babam. İçinden gelenleri dışına dökemedi mi sinirlenir.
Çekilmez, tuhaf bir adam olur. Ben de öyle olurum. Anlarız birbirimizi.
Kızamayız hiç kimseye, hayır diyemeyiz. Hep kendimize kızarız.
Sevdiğimiz birinin başına bir şeyler geldi mi üzülürüz.
Ama bir yandan da kendimize kızarız yine. Koruyamadığımıza yanarız.
Çok dinleriz, çok okuruz, çok yazarız... Çok biliriz, lanet olsun ki.
Küçücüktüm ben, "Babam da babam!" diye tuttururdum.
Kocaman oldum. Oldum mu sahiden?
Yok ulan. Küçüğüm daha ben.
Ama bir gün, her şeyime katlanan bu adamın hakkını vereceğim.
Her şeyimi bilen, her şeyi bilen bu adam. O benim babam.
Dünyanın en iyi babası. Dünyanın en iyi kocası.
Dünyanın en iyi adamı.
Ve benim için, her zaman öyle olacak.
18 Haziran 2010 Cuma
It's over now. But I'm over too...
Evet. Okul bitti ama ben de onunla birlikte bittim. Malesef. Karne alacağım günü hastanelerde koşuşturarak geçirdim. Yollarda mahvoldum; İstanbul'a, trafiğine, her şeyine küfrettim. Dolabımı boşalttım, ondan bundan sene sonu nutku dinledim. Yinede, her şeye rağmen, yaz geldi. Biraz dinlenmeyi hakettim sanırım.
17 Haziran 2010 Perşembe
Empty Sleeps
Rüya görmek istiyorum.
Rüya görmeyeli o kadar oldu ki...
En berbat kabusuna bile razıyım.
Erken yatacağım bu gün.
Malesef bu saatler benim için erken oluyor.
Uyumayı deneyeceğim.
Rüya görmeyi...
Böyle giderse uyuyamam ki ben!
Şarkı söylüyorum kendi kendime...
While combing my hair now,
And wondering what dress to wear now,
I say a little prayer for you...
And wondering what dress to wear now,
I say a little prayer for you...
16 Haziran 2010 Çarşamba
Put Your Lights On
Bazı hislerimin tekrar yerine oturmaya başladığını hissediyorum.
Bir şeyler yapma gücünü kendimde bulmaya başladım yeniden.
Birkaç satır bir şeyler karalamak istedim. Kahvemi aldım,
radyoyu açtım. Yazılmaya ve okunmaya değer bir şeyler olsun istedim.
Ben öyle düşünürken kendi kendime, daha birkaç cümle anca yazmıştım,
bu şarkı başladı kulaklarıma dolmaya. Öylesine yakın hissetim ki
şarkıyı kendime... Dinlemenin yetmeyeceğini anlamıştım.
Cause there's a monster living under my bed
Whispering in my ear
There's an angel, with a hand on my head
She say I've got nothing to fear
Whispering in my ear
There's an angel, with a hand on my head
She say I've got nothing to fear
Ellerimi tellerin üzerine acıtana kadar bastırmayı, çıkan kanı...
Buna rağmen bağırmadan, sessiz ve derinden bir şekilde
şarkı söylemeyi ne çok özlemişim. Son notanın havada asılı kalmasını...
Havadaki bakırımsı kokuyu özlemişim.
Her gitarımı elime aldığımda yapmıyorum bunları.
Korkularım var. Kendilerini hatırlatmayı iyi bilen.
Ben, yine benin arkasındayım.
Yinede, küçük bir ışık iyi olabilirdi.
There's a darkness living deep in my soul
I still got a purpose to serve
So let your light shine, deep into my hole
God, don't let me lose my nerve
Don't let me lose my nerve
I still got a purpose to serve
So let your light shine, deep into my hole
God, don't let me lose my nerve
Don't let me lose my nerve
Bir süreliğine bir şeylere ara verme zamanı şimdi.
Ama hala bir amacım var. Peşinden gidiyorum.
Eskiden bir yamacın aşağısında olduğumu düşünürdüm.
Yamacı tırmanınca bitecekti işim.
Şimdi farkına vardım ki, aslında bir çukurdayım.
Dört bir yanım yarlarla kaplı.
Sadece tırmanmak yetmiyor anlayacağınız.
Bir de neresinden tımanacağımı bulmalıyım.
Bir ışık istiyorum şimdi sadece.
Ve biraz sabır...
Gothic
Eski bir film bu. 1986 yapımı. Haliyle internette bulmak biraz zor oldu. Hatta bir an ismini yanlış mı hatırlıyorum diye korktum. Hatırlamak konusunda, diğer konularda olduğumdan daha takıntılıyımdır. Filme geri dönelim. Dediğim gibi, eski. Hemde çok. İlk izlediğimde sanırım 7 yaşındaydım ve en son izlediğimde de 9 ya da 10'dum sanırım. Sonu, özellikle sonu beni çok etkilemişti. Korkutmaktan çok, etkilemişti. Ve nasılsa, şimdi yeniden aklıma geldi. İzleyeceğim. Yeniden. Ve bir yerden DVD'sini bulmak istiyorum. Hemde hemen!
15 Haziran 2010 Salı
Beaucoup Pour Moi
Affedin beni. N'olursunuz affedin.
İsteyerek yapmadım. Yapamazdım.
Ama onun gücü yetiyor. Düşünebiliyor.
Bir canavar. Ruhumu yiyor.
Ben bir canavarım. Böyle doğmadım.
Sokak lambalarının donuk sarı ışığında,
gecenin güne karıldığı noktada,
içinde yaşadığım sayfada,
bir fotoğraf karesinde...
Onun yazdığı tek bir kelimeyle canavar oldum.
Çünkü o;
bana bu kelimeyi layık gördü.
Onu ben yarattım.
Beni kendisi yarattı.
Ve şimdi ondan kurtulmaya çalışıyorum.
Ve şimdi benden kurtulmaya çalışıyor.
14 Haziran 2010 Pazartesi
45. Basamak
"Akıl ne bildiğinle değil, karşındakinin senin anlattığından ne anladığıyla ölçülür."
Bu cümleyi yaptığım bir yorumda kullandım. Bana ait değil. Ben de bir yerde okumuştum aslında. Çok severim bu cümleyi. Çünkü bana beni hatırlatır, ve bir bakıma yalnızlığımın temelidir. Daha önce çok söyledim bunu ben. Bazen yaşımın üzerinde bir olgunlukta davranabiliyorum. Bazen bunu olması gerekenden sık yapıyorum. İşte öyle zamanlarda, merak ediyorum. Ben mi kendimi anlatamıyorum, yoksa karşımdaki mi beni anlamıyor diye. Öyle yada böyle. Beni çoğunlukla yanlız kılan anlaşılamamak oldu. Yanlış anlamayın, ergen triplerinde değilim bu sefer. Son zamanlarda çok giriyor da olsam o triplere, yok, bu sefer değil. Okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, sınıftaki gıcık sarışın kızı dinleyebilecek birisini istiyorum kendi yaşımda. Hiç üstümden atamadığım üç yaş inadımı ve çocuk hallerimi anlayışla karşılayabilecek birisini. Çünkü ben konuştuğum her insana bu toleransı gösterebiliyorum. Babamla yaptığım sohbetin bir benzerini arıyorum. Ama herkes 14 yılda, 45. basamağa erişemiyor. Keske ben de erişmeseydim.
Bu cümleyi yaptığım bir yorumda kullandım. Bana ait değil. Ben de bir yerde okumuştum aslında. Çok severim bu cümleyi. Çünkü bana beni hatırlatır, ve bir bakıma yalnızlığımın temelidir. Daha önce çok söyledim bunu ben. Bazen yaşımın üzerinde bir olgunlukta davranabiliyorum. Bazen bunu olması gerekenden sık yapıyorum. İşte öyle zamanlarda, merak ediyorum. Ben mi kendimi anlatamıyorum, yoksa karşımdaki mi beni anlamıyor diye. Öyle yada böyle. Beni çoğunlukla yanlız kılan anlaşılamamak oldu. Yanlış anlamayın, ergen triplerinde değilim bu sefer. Son zamanlarda çok giriyor da olsam o triplere, yok, bu sefer değil. Okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, sınıftaki gıcık sarışın kızı dinleyebilecek birisini istiyorum kendi yaşımda. Hiç üstümden atamadığım üç yaş inadımı ve çocuk hallerimi anlayışla karşılayabilecek birisini. Çünkü ben konuştuğum her insana bu toleransı gösterebiliyorum. Babamla yaptığım sohbetin bir benzerini arıyorum. Ama herkes 14 yılda, 45. basamağa erişemiyor. Keske ben de erişmeseydim.
13 Haziran 2010 Pazar
Pourquoi?!
Benden sevgi bekleme.
Benden yakınlık, sıcaklık da bekleme.
Oturduğum köşeden, bunca zaman sonra,
senin için kalkmamı bekleme.
İnsan gibi sevmesini öğrenemedim.
Neden?
Ben de bilmiyorum.
Belki de en baştan başlamalıyım her şeye.
Oyuncak bebeklerimi, ayıcıklarımı yeniden odama getirsem?
Biliyorum, o zaman daha kötü olacak.
Mutlu görünen, zavallı bir çocukluğum oldu benim.
Şimdilerde kolilerin içine konup kaldırılmış oyuncaklar...
Bir zamanlar odamdaydı onlar.
Öyle çoktular ki adım atacak yer bulamazdınız.
Tek sorun...
Sadece onlar ve ben vardık.
Oyunuma dahil edecek kimsem pek olmadı.
O zamanları hatırlamak istemiyorum.
Kabul ediyorum.
Kötü bir fikirdi oyuncakları geri getirmek.
Başka bir çözüm bulmam gerek.
I cant go on this way.
Annemle kavga ettik.
Öyle işte. Boş yere ağlıyormuşum. Öyle diyor annem. Kalbimi kırıyor. Bana güvenmiyor. Sonra da diyor ki, “Önce sen bize güven.” Ah be kadın! Unutma ki beni ağlatmak zordur. Boş yere ağlamam ben.
Özür dilemeyeceğim. Beni oyalayacak başka şeylerim olsaydı, buralara kadar gelmezdi bu tartışma. Özür dilemeyeceğim. Beni siz böyle yetiştiriniz.
Teach me how to love.
Ne oldu bize böyle. Hangi ara bu kadar karamsarlaştım. Ne zaman sevmekten bu kadar korkar oldum? İç güdüsel bir şeydir diye umuyorum, sevmek. Unutmuş olamam değil mi, nasıl seveceğmi? Bir insanı nasıl seveceğimi unutmuş olamam!
Ama sevdiğimi nasıl göstereceğimi unutmuş olabilirim belki.
Belki...
Şunu öğrendim şimdi.
Aşk, zayıf düşürüyor ruhumu.
Yoruluyorum biraz. Ama hepsi geçecek.
Biraz risk almaya ihtiyacım var sadece.
Ama lanet olsun ki onun için bile doğru zamanı bekleyecek bir aptalım ben.
Aşk beni aptal etti...
12 Haziran 2010 Cumartesi
Je suis pourrie...
Çürümeye başladığımı hissediyorum.
Bir duygu var içimde, kurtulamıyorum.
Bir süredir aynı yerde sayıyormuşum gibi.
Mutlu olmam gereken işler yapıyorum.
Ama tadına varamadığımı hissediyorum.
Çürüyorum.
Ama düzelteceğim. Her şeyi.
Buna inanıyorum.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Childish Ways
Forever young...
I wanna be forever young...
Do you really want to live forever, forever and ever...
Çok değiştik. Eskiden böyle değildik. Bu ne demek. Değiştik.
Babam bu kadar küfretmezdi eskiden.
Annem her dakika ne yaptığımı sormazdı.
Ağlamak. İlginç zamanlarda ağlamazdım. Sokağın ortasında mesela.
Bu kadar kararsız değildim. Ya da karar verecek çok şey yoktu.
Are you gonna drop the bomb or not?
Çözeceğini bilsem her şeyi. Şimdi, şu anda öldüreceğim kendimi.
Kardeşimin bir daha ağlamayacağını söyleseler bana.
Ya da babamın yine eskisi gibi olacağını. Seveceğini.
Annemin, üç yaşındayken kendisine şiir yazdığım kadına dönüşeceğini...
Oysa ölüm en büyük acıyı geride kalanlara çektiriyor.
Bu lafı bir yerlerde daha kullandım sanırım.
Tıkandım. Daha fazla düşünemiyorum. Ya da çok fazla ölüm düşünüyorum.
Ve aklıma bu sözlerim, kendi sözlerim, gelince vazgeçiyorum.
Let us die young or let us live forever.
We don't have the power, but we never say never!
Diyorum işte size ben otuzumu göremeden öleceğim.
Bu krizlerden biri alıp götürecek beni.
Ama durduramıyorum kendimi. Sürekli dahasını istiyorum.
En kötüsü ne biliyor musunuz?
Ben hep büyümek istedim. Hala istiyorum.
Bu isteğimin beni böylesine orantısız büyüteceğini nereden bilebilirdim?
Ruhum ve bedenim... Aynı yaşta değiller artık.
Ve birbirlerinin isteklerini karşılayamıyorlar.
Kendimi sıkışmış; bir dakikanın, bir saniyenin içine takılmış gibi hissediyorum.
Büyümek istemiyorum. Artık büyümek istemiyorum.
Daha fazla büyümek istemiyorum.
8 Haziran 2010 Salı
Hiç bir şey.
Aslında sadece öylesine yürümek vardı aklımda. İki bira alıp eve dönecektim. Maç vardı. Bir kez çıktım mı kapıdan, ayaklarımın altı asfalta yapışıyor. Sokaklar nereye isterse oraya gidiyorum. Rüzgar ne yönden eserse, ittiği yere giden yelkenli misali. Dolaştım, düşündüm. Sonra yine düşündüm. Sırtımı bir ağaca yasladım ve kafamı kaldırınca gördüğümü öylece çektim. Biraz daha yürüdüm. Denize karşı bir merdivene oturdum. Son basamağına inip elimi denize sokmayı düşündüm. Sadece düşündüm. Sonra aklıma şimdiye kadar sadece düşündüğüm ama asla yapmadığım şeyler geldi. Gözlerim doldu. Biraz öyle sessiz sessiz ağladım. Sonra kalktım. Gittim tuzlu fıstık ve bira aldım. Yağmura yakalandım. Eve döndüğümde canım hiç bir şey istemiyordu. Ben de bir kahve içip biraz kitap okudum. Sonra da dedim ki kendime, "Ulan hem canım hiç bir şey istemiyor diyorsun. Hem de kahve yapıp kitap okuyorsun. Yemişim hiç bir şeyini."
7 Haziran 2010 Pazartesi
6 Haziran 2010 Pazar
Nothing's Wrong.
İyiyim. Bu sefer iyiyim. Hiç değilse kendimi buna inandırmaya
çalışıyorum. Biraz stresliyim. Biraz da korkuyorum. Ama bilirsiniz.
Bunların hiçbiri kötü olmakla aynı şey değil. Sadece küçük şeyler.
Şimdiye kadar atlattıklarımdan daha kötü değil. Sadece tıkandım.
Bunu hissedebiliyorum. Yazacak bir şey bulamıyorum, dinleyecek bir
şey bulamıyorum. Gitarımı elime alıyorum, öylece kalıyorum. Kitabımı
elima alıyorum, birkaç sayfa sonra düşüncelerime dalıyorum. Bardaklarca
kahve içiyorum. Ve sonra yine kahve içiyorum. Sadece stresliyim.
Ama geçecek, biliyorum...
Belkide biraz konuşmaya ihtiyacım var sadece.
4 Haziran 2010 Cuma
When you can't tell, ...
Farkındayım...
Ak suratlı,
Al yürekli kadın.
Zihin denen sandığın.
Granitten kadın,
Bağır çıktığı kadar avazın.
Bir ben dinler,
Bir ben duyarım.
Granitten kadın,
Farkındayım...
Güllere özlemle baktığının.
Dikenler kesseydi parmağını onun da,
Daha anlamlı olurdu.
Sunmak bir dal,
Granitten kadına.
Kadın vardı, adam yoktu...
Adam vardı, kadın bekliyordu...
Adam kadını göremedi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














