3 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir ay olmuş yazmayalı ulan...

Bir de küçücük kızlar eyeliner, deepliner falan çekiyor taş gibi; ben çekemiyorum. Çok koyuyor blog....

Ama ben de çok boş bir insanım, yazacak hiç bir şeyim yok... N'apalım işte, böyleyiz biz...

3 Temmuz 2011 Pazar

Hayatımda ilk defa, hiç inanmıyor olmama rağmen, tarot falı baktırdım... Adam bildi anasını satayım... Bildi... Ama ben ön yargıyı öyle zırt diye atamam efenim, bakalım... O son söylediğin çıkarsa Osman, her haftasonu sendeyim. Kahven benden.

17 Haziran 2011 Cuma

Okulu astım.

Dolabımı boşatmam ve karnemi almam lazım.

Fiziğim 69.75'ten 4 gelmiş, helal bana.

Bu yaz kendime çeki düzen vermem lazım.

Okul bitti.

2 koca ay.

Hadi hayırlısı...

13 Haziran 2011 Pazartesi

Geri alıyorum tüm sözlerimi.

Kırıldım, ezildim, aşağılandım ve incitildim.

Sevmek böyle bir şey değil. Benim de neyim normal ki zaten.

Sanırım bunun böyle olacağını baştan beri bildiğimi kabullendim artık.

Birkez daha kendime karşı savaştım ve kaybettim.

Dersimi çok önce almış olmam gerekirdi.

Bir de şimdi gör beni.

Çok geç olacak, çok geç...
Hiç rahatsızlık hissetmiyorum.

En sevdiğimi bırakmama çok az kaldı ve zerre sıkıntı hissetmiyorum.
Fırtınadan önceki sessizlik gibi aynen.

Bu koca ada, bu koca hayat ve her 24 saat bana kalacak ve ben sıkıntı hissetmiyorum.

Nasıl bir boşluğa düşeceğimi biliyorum.

Yine de...

12 Haziran 2011 Pazar

Şu yabancı film/müzik ve internet yasaklarından sonra ne bok yiyeceğiz çok merak ediyorum.

Seçimler, 2011

Seçim günü hakkında tek kelime yazmam demiştim Mel'e. Çok asabını bozuyor insanın; aptallıklar, yolsuzluklar, kandırmacalar, göz boyamalar. Göz boyaması da kalmadı ya artık; insanın burnunun dibinde, gözünün önünde oluyor her şey. Bir şey söylenecekse, yeri tam burası. Zamanı şimdi. Gidin, adam gibi kullanın oyunuzu. Umarım düşünmüşsünüzdür biraz.

Bazen diyorum ki, iyki direk cumhurbaşkanını seçmiyoruz. Kim bilir neler gelir başımıza o zaman.

9 Haziran 2011 Perşembe

Eargasm!


Slim Shady's back biaaatch!!
Sadece birkaç saniye için ama orda!!

Tam bir dişi Stan'im, Mel de öyle.
Gururluyuz. 

Fan Girl'lüğünü yapacağım çok  şey yok.
Ama Eminem kesinlikle o azınlık içinde. 

Bad Meets Evil - Fast Lane 

ft. Eminem, Royce Da 5'9


5 Haziran 2011 Pazar


Ve kaçınılmaz olan yaşandıktan sonra...
İki kişi kaldık.
Mel ve ben.

Bize gelsin o zaman!!

4 Haziran 2011 Cumartesi

30 Mayıs 2011 Pazartesi

29 Mayıs 2011 Pazar

Size üzerinde çalıştığımız tiyatro oyunundan bahsetmiş miydim? Deli Dumrul. Hikayeyi bilirsiniz; Deli Dumrul Azrail'e kafa tutar ve onu sinirlendirir, Azrail ya senin canın ya da senin için canını verecek birini bulursun der, anası da babası da can vermez ona, vedalaşmaya gittiğinde eşi istemediği halde benim canım sana feda olsun der, Azrail ananın ve babanın canlarını alır ve bütün yılları Dumrul'un ve eşinin hayatın ekler. Oyun biter.

Neyse işte, ben de bu oyunda Azrail oluyorum işte. En büyük, en kapsamlı rollerden biri. Peki neden sinirliyim ben??

Rolümü paylaştırıyorlar. Bölüyorlar, parçalıyorlar, içine ettiler! Aynı anda iki ayrı yerde olamayacağıma göre -daha önce yapılmış onca değişikliğe rağmen- bu sefer senaryoda değişiklik yapmak yerine benim repliklerimi bölüyorlar.

Ve lanet olsun ki biliyorum, o diğer kız benim tek bir kelimem kadar yetenek taşımıyor içinde.

Bütün konsantrasyonumu kaybettim, ve ciddiyetimi. Yoğunlaşamıyorum.

Olmuyor, yapamıyorum.

Alçak gönüllü olduğumu söylerler ya... Herkesin maskesi arada bir kırılır aslında.

27 Mayıs 2011 Cuma


Hani bazen bilirsiniz...
Gitmek vakti gelmiştir artık.
Yine de bu sefer dönüp gidemezsiniz.
Ne ona gidebilirsiniz.
Ne de ondan gidebilirsiniz.

Hiç bir zaman, kimseye demedim ki;
sen olmazsan ölürüm ben.

Öyle çünkü.
Sensiz de devam eder hayat.
Her geçen saniye,
bir mızrak olup saplansa da etime...

Devam eder hayat.
Ben yanından geçip giderim senin.
Sen de göçüp gidersin kalbimden.

Asla duyamazsın bunu benden.
Sen gittiğinde de yaşarım ben.

Sadece bazen...
Kalbim bir parça kanla birlikte,
birkaç insani duyguyu da sızdırırsa vücuduma...
Yazarım böyle şeyler. 

Nasıl yaşarım bilinmez.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Avatar bir bozmuş ki sormayın...

İki gündür paso film izliyorum. Bütün X-Men'leri izledim. (Gaaaaliba.) The Last Airbender'a vizyondayken gidemediğim için üzülmüştüm sonra unutulup gitmişti. Hiç hatırlanmadan kalsaymış da olurmuş, sevemedim. İkincisi, üçüncüsü (tabi çekerlerse) daha sağlam olmalı. Shyamalan yazmamalı. Hatta kadroyu toptan yeniden yapılandırmalılar.

Kısaca...

Avatar bir bozmuş ki sormayın...

Avatar The Last Airbender

The Last Airbender'ı izliyorum da, olayları biraz daha hızlı geçseler "5 Dakikada Havabükücü" sloganıyla vizyona sokabilirlermiş. =D İlk 8 dakikada havabükücüyü buldular ve Ateş Ulusu'nun askerleri geldi. XD Ağlamak istiyorum.
***
Zuko ne kadar çirkin!! Bir hata olmalı yaa... =D Yara izi nerde?! Aşıktım lan ben Zuko'ya!! N'aptınız Zuko'ma!! =D
***
Zuko'ya bi yara izi yapmışlar, yapmasalar da olurmuş... -__-
***
‎"Ruhlar dünyası ne demek büyükanne??" Hayatımda izlediğim en rezalet filmerden biri olma yolunda gidiyor ve daha sadece 13 dakika oldu. Ne yaptın sen Jackson Rathbone?? Başka film mi yoktu kuzum??
***
Daha iğrendirici bir seslendirme olamaz, çok ciddiyim sinemadan soğudum... -__-
***

‎"Sizler güçlü, harika insanlarsınız..." Yok canım... -__- Kim yazdı lan bu senaryoyu?? (Shyamalan'ın kendi tabi...)
***
Avatar firar etmiş!! =D "Kaçmış" değil ama, firar etmiş...XD
***
Slow motion'da kılıcı boşa salladığın pek belli oluyor be güzelim. =D
***
‎"Yoktan ateş var etti!!" diye kaçan heriflere söyleyecek tek bir laf kalmadı... =D
***
Shyamalan'ın en berbat başlangıçlarından biri olmalı. 4 kitabı da tek filme sığdıracaklar diye korktum bir an. Ya film sonlara doğru toparlıyor ya da bir şekilde rezalete alışıyorsunuz. İkisi de olabilir, pek emin değilim. Devamı gelmeli ama Shyamalan yazmasın ve yönetmesin mümkünse. Ya da yönetebilir belki ama yazmasın, içine etmiş. Karakterler de fazlasıyla genç bu arada, gereğinden de genç. Katara resmen küçücük çocuk. Zuko desen bizim Zuko'yla alakası yok, ben bulamadım. Amcası baya bi genç, zamanla "yaşlandırma tekniği" uygulanacak heralde. Neyse.. İşte öyle bir film bu Avatar The Last Airbender.
5 dakika önce...

Kardeşim elinde bir paket çubuk makarnayla salona gelir ve babama dönüp gayet ciddi "Baba İtalyanlar buna neden ıspagetti diyorlar?"

Bu sırada ben, "Aha Contador!! Albertooooo!!!" (TV'de İtalya bisiklet turu.)

Babam iptal...

20 Mayıs 2011 Cuma

17 Mayıs 2011 Salı


Gözlerimi kapatsam ve kaybolsam.
Hep kendi başıma dert açıyorum.
Hep de aynı derdi açıyorum.
Yeter artık.
Yaz gelsin.
Kendi kendime kalmak istiyorum.

Çünkü ne insanları anlıyorum.
Ne de kendimi anlatabiliyorum.

Ama çok güzel kandırıyorum kendimi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi



Now that you are out of my life
I'm so much better
Thought I couldn't breathe without you
I'm inhalin'
Thought that I would die without ya
But I'm livin'!!

14 Mayıs 2011 Cumartesi


Şu anda kendimi gereksiz, yetersiz ve yalnız hissediyorum. Daha önce de gittim yurtdışına, uzun süre ayrı kaldım Ruh'tan ama bu sefer başka bir acı. Nerden düştüyse, burada kalmak fikri kurcalıyor aklımı bir süredir. Kalsam ne yaparım, bilmiyorum. Dönsem, belirli bir düzende yaşayıp gidiyorum. Hayata boş verebilirim, ya da geri dönebilirim.
Ne istiyorsan onu yap diyor Ruh. Ne istediğimi biliyor muyum ben sanki?..

8 Mayıs 2011 Pazar

"Anneler Günü"ymüş, peh!..

Neden birden her yan "Anneem anne!" diye çığıran insanlarla doldu? Dünkü kavgalar ne çabuk unutuldu ya da yarın da sevmeyecek misiniz onu? Daha iki gün önce eve gelir gelmez kavga ettim annemle. Saçma bir nedendendi ve evet utanç verici ama çakırkeyf olmasam kavga etmezdik. 


Evet, Washington da bana "Yok artık!.." dediğine göre devam edebiliriz.

Anlatmaya çalıştığım şey annenizi sevmeyin değil, sevin onu. Zaten geriye kalan 363 gün kadına kan kusturacaksınız. Doğum gününü de attım da, şimdi düşünüyorum diğer özel günleri de mi atsam diye ama bu yazı bitmeyecek galiba konuyu baya bir dağıttım.

Şimdi sizin Facebook duvarınız Twitter profiliniz falan anne içerikli gönderilerle doldu ya baştan aşağı, bu sizin benden daha çok insani duyguya sahip olduğunuzu göstermez. Trendleri gayet iyi takip ediyorsunuz ama onu kesin kanıtlar.

Gidin kutlayın kadının gününü, sevin onu ama bize yansıtmayın. Sevgi içinizde yaşadıkça güzel. Orta malı etmeyin şu meredi. Annesi olmayanlar ne yapsın diye beni insafa getirmeye de çalışmayın, daha çok anlamsızlaşıyor anneler günü o zaman. Çok üzülüyorsanız yetimin, öksüzün haline siz de kutlamayın o zaman. 

Ben ne yapayım kardeşim, sinirlendiriyorsunuz beni. Çok asabiyim bu aralar.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Neyden pişman olacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Çok düzenli yaşardım eskiden, hiçbir şey bu kadar karışık değildi. Her adım planlı, her kelime düşünülmüş. Şimdiyse her şey birbirine girdi. Ne yapacağımı bilmiyorum, bilinmezlik üzerinde de yazmak zor. Belki de her şey çok açık ama ben göremiyorum.

Çekinmeyin! Hayatta ne kaybettiysem hep çekingenlikten kaybettim...

Vous n'm'avez jamais vue...


Vous marchiez en vainqueur
Au bras d'une demoiselle
Mon Dieu, qu'elle était belle !
J'en ai froid dans le coeur

5 Mayıs 2011 Perşembe

Ve ben hala uyumadım... 5:00'da kalkmalıyım ama hala uyumadım... Sanırım sabahlayacağız. Sıkılıyorum, çok sıkılıyorum. Hayat boş.


Lenslerimi de gözlerimle bütünleşmeden çıkarsam iyi olacak ama o zaman klavyeyi görememe ihtimalim çok yüksek. Hala iki buçuk saatlik uyku şansım var ama kafamı koyarsam uyanamamaktan korkuyorum.

Biliyorum.... Biliyorum.... 

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Geziden dönünce de şu internet/sansür olayını araştırıp onunla ilgili yazacağım ama şimdi puding-pasta zamanı!!!
Bir arkadaşın evindeyim, dedim ya okul gezisi falan... Sabah beşte kalkmamız lazım, sözde diyetteyim ama biz hala uyanığız ve puding pastası yemeyi planlıyoruz. Arsenal formamla uyumlu olsun diye -ellerimin her yerine bulaştıra bulaştıra ve yamuk yumuk- sürdüğüm kırmızı ojelerimle de gurur duyuyorum ayrıca, ne olur ne olmaz astral yapar bir yere gideriz rüyada. Şimdi gitsem iyi olur...

3 Mayıs 2011 Salı

Un Amor...


Ona baktığını gördüm.
Nasıl baktığını...
İsminin,
dudaklarından nasıl çıktığını
duydum...
Yüzümü başka yöne çevirdim.
Bilmiyorsun.
Ama ağlayabilirdim.
Bir neden gerekiyorsa anlatmaya
neden kendimi tuttuğumu;
dayanamazdım.
Sorsaydın bana neden ağladığımı,
sana yalan söylemeye dayanamazdım.


Is this a mild case of madness?!

Sen yokken eksikliğini çekiyorum blog!

Tüm dokuzlarla Ayvalık'a gidiyorum, ne büyük heycan değil mi?.. Çok kafa insanlar var, yanlış anlaşılmasın ama bazılarını düşündükçe.... Iyyyy.... 7 saat aynı otobüste çok eğleniriz eminim.

Ve biz... Her mümkün anda alkole yapışan genç bünyeler okulda votka için para topluyoruz. Katkım var, ciddiyim. Kimsenin bizden bir akşamı odamızda uslu uslu oturup 10'da yatarak geçirmemizi beklemediğinin farkındayım gerçi. İşte o yakalanırsak korkusu votkayı daha tatlı yapıyor. Kim kim içiyoruz merak ettim. Soruyorum... Sordum.

1 Mart 2011 Salı

Ev...

Demin yazdım bir şeyler de, sinmedi içime. 

Şurda oturmuş ne yazacağımı düşünüyorum. Dün bu saatlerde Check-in'de pasaport kontrolünden geçiyordum. Bu normalde "eve döndüm laylaylom" yazısı olacaktı ama...

Eve döndüm, özlem duygularının yerini pat diye eski sıkıntılar aldı.

Adamın suratını özledim diyip duruyorum Mel'e. Başka nesini özleycektim ki sanki? Camdan bir duvarla ayrılmış, yaşayıp gidiyoruz.

Sonra bir de sevdiğinim insanların da benim gibi yalnız hissettiğini öğrenmem var ki beni asıl üzen yanlız hissetmelerinden çok yardım edemiyor, edemeyecek olmam. 

Annem gelip gidip duruyor, bütün keyfimi kaçırdı. Belki sonra yine yazarım.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Güneş.

Seneca, "Yaşıyorsak, hala umut var demektir." demiş.

İçimden, "Hayır, tükenen umutlara karşı hayatta kalma savaşı verenler de var." demek geliyor ama tükenmedi dalha umutlarım. Sadece o kadar küçükler ki.

Gün içinde rutine giren şeyler olmaya başladı artık. Bicu'nun birası, pencereden sarkıp sigara içmeler... "E" saklamış mı paketi, ne yapmış; aranıyorum aranıyorum yok. Korkuyor Mr. DG bulur ya da biri anlar da ona söyler diye. Bulur bulmaz yakacağım bir tane, nezleyim gerçi. İyce ağzım burnum akmaya başladı. Uykuluyum da, sigarayı bulamazsam duşumu alır yatarım hazır o yokken.

Anlatacak bir şeyim yok aslında, vakit kaybı buralarda dolaşmak. Evimi özledim. Ve bedensel olarak değil, ruhum da kendi evini özledi. Bütün duygularım havada süzülüyor ve omuzlarıma baskı yapıyor. Sahibine ulaşmak için çabalayan duygular.

Güneşin ışıkları yeterince aydınlatmıyor artık.

Dünya üzerinde bir güneş, her sabah doğan... Ama çok uzak.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Ben olmayınca da kimse yazmıyor buralara galiba...

Evden uzak olmayı sevmiyorum. Şimdiden çok özledim her şeyi ve herkesi. Yabancılık hissi çok ağır bir şekilde üstümde ve ezici. Neredeyse hiç kafa dengi olmadığım insanlarla bir aradayım. Yalnızım ben, yalnız ve yabancı.

Ve çirkin. Çok çirkin hissediyorum kendimi. Görüntsel olarak hiç beğenmedim kendimi ama pek de sorun etmem normalinde. Özellikle güzel görünmek gereken bir durum olunca rahatsız ediyor insanı sadece. Asla istediğiniz standarda ulaşamıyorsunuz. Ya da sadece sizin gözlerinize öyle görünüyor.

Başım ağrıyor benim. Bu günlük bu kadar yakınma yeter.

21 Şubat 2011 Pazartesi



The windows are 
The perfect picture 
Theyre always changin 
Go on get lost 

Kendime bir an için kaybolma izni verebilmek
istiyorum. Yarın bu saatlerde başka bir ülkede 
olacağımı bilmek... Korkutmuyor beni.
Yinede mekan değişikliğinin getirdiği heyecan,
konferansın gerginliğiyle çakışıyor.
İyi olacak diyorum kendime,
güzel olacak.


20 Şubat 2011 Pazar

Bir mankenin ölçülerine sahip ve bir mankenden çok daha güzel olan Reader'ın doktor olup harcanacak olmasına inanamıyorum.

Lacivert... Hmm... Av zamanı.

Mor giyip üzüme benzeyeceğim Mel, mor giyip üzüme benzeyeceğim.

Hani bana, hani bana?!

Ciddiyim! Burda modaya karşı aşırı bir tutku besleyen benken neden İtalya'ya giden Ruh?? Çok kıskandım seni G. =D Tamam, gezmeye gitmiyor olabilir. Ama yinede o havayı solumak bile harika olmalı.

Neyse efenim... Ruh bu sefer yanına siyah almak için tutturmuş. Bilirsiniz, konferans kıyafetleri. Ben de ona elbise önerdim. Bir de siyah pantolonunun üstüne giyecek bir şeyler bulmalı! Hemde hemen. Ölçülerimiz yakın olsa dolabımı yağmalayabilirdi, inanıyorum. Ama 1.80'lik boyumla ikisi de 1.60 olan Ruh ve Mel'e benim dolabımdan pek bir yardım yapamıyorum. XD İkisi de birbirinin dolabını kullanıyor olsa da hangisi kimin kıyafeti, ayırd etmek çok kolay. Pastel renkler Ruh'un, kırmızılar ve metalikler Mel'in. İkisinde de koyu renkler var, onlar da modelden ayrılıyor. =D

Tüh, neyse... Yine konudan saptım. Ona gereken siyahın üstüne gidecek bir ceket ve siyah topuklu ayakkabılar. Sana önerim koyu haki ya da lacivert, Ruh. Desenli olmasın ama armalı olabilir. Yine de çok büyük ve renkli armaları önermem. Kadife olsun, ya da yine keten tercih edebilirsin ama ben yine de kadife diye tuttururum. Hem sıcak tutar hem de yakışıyor sana. Ama geniş omuzlu bir şey önermem ki omuzların dar değil zaten, üçgen gibi görünürsün. Aynı zamanda da kısa gösterir. İçine de keten gömlek diyorum ama kısa kollu. Uzun kollu olacaksa da kesinlikle pamuk olacak.

Ve kesinlikle o kol düğmelerini takmayacaksın ki hangilerinden bahsettiğimi biliyorsun.

Mel'in notu: Bence siyah giyme. Mor giy, ama siyah giyme...

18 Şubat 2011 Cuma

Die Another Day


Bu gün ölmedim, evet...
Her geçen gün biraz daha iyiye giderken,
hazır değildim bu haftanın bitmesine.
İtalya'ya gitmeye de hazır değilim.
Başka bir zaman bu kadar sıkılmazdım belki.
Ama buraları bırakmak istemiyorum henüz.
Gideceğim...
Gitmek zorundayım.
Yapabilmeliyim bunu.
Ve bu beni bu kadar üzmemeli...
Başka bir gün ölebilirim.
Ama önümdeki haftayı da bitirip,
eve dönmeden önce olmaz...

16 Şubat 2011 Çarşamba

Zor... İnsanları anlamak gerçekten zor.
Anlayamadığını bilmek, hele de bunun tam tersini istiyorken, çok daha zor...

Hayat kolay değil be blog...

12 Şubat 2011 Cumartesi

O kırmızı ev... Ki önünden geçmişliğim de vardır...


Hep merak ederim zaten...
Şöyle camdan dışarı bakınca gördüğümüz evlerde kimler oturur.
Nasıl yaşarlar...
Ne yerler, ne içerler...

Merak işte...

11 Şubat 2011 Cuma

Sizin için.

İnsanlar ne yaşadıklarının farkında değiller.
Hergün kaç kişinin doğduğunu ve kaç kişinin öldüğünü bilmek isterdim.
Ne yaşadıklarını, ne için yaşadıklarını.
Hayatlarının amacını.
Sanki beni bu hayata bağlayan bir şey yokmuş gibi çünkü.
Baştan ayağa amaçsız...
İnsanlar bunu nasıl yapabiliyor merak ediyorum.
Yani, sonunda her şeyi kaybedeceklerini bilerek yinede çabalamak.
Yok olacaklarını bilerek yok olacak şeyler yaratmak.
Ve mutlu olmak...
Ve ölmekten korkmuyorum.
Hayır. Ne ölümün kendisi ne de sonrası korkutmuyor beni.
Çevremdeki insanlar bana saf sıkıntıymışım gibi bakıyor.
Belki de öyleyim.
Diyorum ya hani, gidecek bir yerim olsa giderdim diye.
Durmazdım bir dakika daha...
Nasıl ölüneceğini bilsem arkama bakmazdım sanırım.
Mutfaktan bir bıçak alıp bileklerimi kesmekten bahsetmiyorum.
Biliyorum, biliyorum... Enine değil boyuna.
Bizim evde bu yöntemle ölecek kadar yalnız kalamazsınız.
Anca daha çok üzersiniz çevrenizdekileri.
Daha çok düşerler üstünüze. Bu sefer hiç ölemezsiniz.
Elimde bir tabanca olsa, işte o zaman ikinciye düşünmezdim belki.
Ve size söylüyorum, kesinlikle bencillikten değil bu ölme isteği.
Sensiz olmaz dese de insanlar, olur çünkü.
Hatta daha iyi olur belki.
Amaçsızca sıkıntı yaratıyorum herkes için.
Ki ölmek de şart değil.
Diyorum ya, gidecek yerim olsa...
Tamı tamına kaybolabileceğim, bir daha bulamasalar.
İnsan unutur. Onlar da unuturlar.
Zaten iki kişiler. Kardeşim küçük daha.
O anlamaz. Anlar da hani, üzmez onu çok.
Çok soracağı, arayacağı biri değilim.

Daha önünde çok yol var diyeceksiniz.
O yolda başına kim bilir neler gelecek...
O yolu yürümeye takatim var mı ki benim?
Hem ulan, sonunu böylesine kesin ve net bildiğim yolu,
ben neden yürüyeyim?
Sizin için.
Siz kendiniz için burada olun da...
İnanın bana, ben kendim için burada değilim.
Hepsi sizin için.

Bilinçsizlik...


Bir tablo gibi, karışık renklerden oluşan.
Şekilleri hayal meyal seçebildiğiniz...
Kelimelere doğru düzgün bir biçimde
asla dökülemeyecek.

Oblivion benim için aşktı her zaman.
Ve aşk her zaman hüzündü.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Yaz...


Yazı özledim. Gerçekten.
Normalde de pek soğuk havalar insanı değilim zaten.
Çok sıcakları da sevmem gerçi ya.
Yeterince yüzemedim geçen yaz.
Denizi, kumu göremedim.
Daha doğrusu kendi ellerimle bir kenara ittim.
Bu sefer hiç de öyle yapacağımı sanmıyorum.
Sıcak güneşi, sahilde gezmeyi, kalabalıkları özledim.
Kısa şortları, askılı tişörtleri, amaçsızlığı...

Babam gelir istek gider.
Öf be baba!
Yazacaktım ben... 

Şu resim aynı biz....


Şu an Ruh'un evindeyim. O kahve için su koymaya gitti, ben de biraz buralarda takılayım dedim. Laptopunun boşluk tuşu kırılmış, bitişik kelimeler görürseniz suç benim değil.

Kings Of Leon'un son albümünü almış, şimdi onu dinliyoruz birlikte. Daha doğrusu ben onun yatağını işgal ettiğimden o da küçük mor sandalyesine oturup ayaklarını kalorifer peteğine dayamış şekilde kitap okuyordu, hala kahvesini alıp gelemedi.

Endişeleniyorum bazen. O kadar kafeinin bir file kalp krizi geçirtebileceğini düşünsem de ona ne zaman bunu söylesem sadece gülüyor. Sonra bir bardak daha kahve alıyor kendine.

Erteleye erteleye biriktirdiğimiz, canımızı sıkan işlerimiz var. İkimiz de birbirimize benziyoruz bu konuda. Onları bitirmeye çalışıyoruz birlikte, biraz destekle daha çabuk bitiyor sanki. Daha doğrusu başlayacak cesareti daha çabuk buluyorsunuz.

Şu anda The End çalıyor. Ve ben sarı sıcak ışıkların altında, Sex On The Fire'ı ilk defa Caleb'in sesinden başka bir sesten dinlediğim günü hatırlıyorum. Yarım bir kalabalık, tam da kalabalık değil.

Hafif bir uğultu. Kısa bir alkış dalgası.

Kapak fotoğrafını çok sevdiğimden behsedeceğim geldiğinde. Aynı biz. Aynı kök.

Ve yinede iki ayrı kişiyiz...

5 Şubat 2011 Cumartesi

Bir dilek dileme hakkım olsaydı, martı olmak isterdim. Hiç bir derdim olmasın. Bir rüzgar, bir de deniz olsun tüm ihtiyacım. Bir kendime yaşayayım. Ve kimse de bir şey beklemesin benden. Evet, evet! Bir martı olmak isterdim. Martı olmak da gerek değil aslında ya...

Gidebilecek bir yerim olduğunu bilsem hemen giderdim. Hemen şimdi bırakırdım buraları.

4 Şubat 2011 Cuma


Evet.
İlk gördüğümde biliyordum.
Ve belkide hiç düşünmeseydim...
Şimdi burada olmazdım.

1 Şubat 2011 Salı

Yağmayan kardan nefret ediyorum. Soğuk kahveden nefret ediyorum ve sayfalarının kenarları kıvrılmış kitaplardan da nefret ediyorum. Yapmam gereken çok iş var ve hepsini erteliyorum sanki zamanım çok bolmuşcasına. Sıkıldım, yaşamaktan gerçekten sıkıldım.

Tatilleri seviyorum!

Evet, bir zamanlar gerçekten yazılarım kendi kendilerini yazarlardı. Sadece ilk cümle ve gerisi kendiliğinden gelirdi. Büyümü kaybettim sanıyordum, sanırım tek ihtiyacım bir tatilmiş. İnsan olduğumu unutuyorum bazen, galiba. O kadar şey bekliyorlar ki benden... Ve tüm beklentileri karşılayabildiğim zamanlar da varmış demek ki, şimdiyse her şey ağır geliyor omuzlarıma. Yazmak iyi geldi. Kafama koyduğum her şeyi yapabileceğime olan güvenim biraz yerine geldi belkide.

Biraz edebiyat çalışayım da babamla kardeşini gezmeye götürelim.

25 Ocak 2011 Salı

Kendimi toparlamalıyım. Ve pek çok kez olduğu gibi, yine burada yanlızım. Kendim düzeltmeliyim bu sefer. Yapabileceğimi kanıtlamalıyım, daha çok kendime bu sefer. Çünkü dışarıdan bakan hiç kimse anlamayacak nelerin değiştiğini. Öyle güzel, dümdüz bir çizgi gibi görünüyor ki hayatım...

Bazen kim olduğumu merak ediyorum. Yani bizim işlevsiz telefon sehpasının bile bir amacı var; telefonun yerini belliyor. Lanet olsun ki kendimi ondan daha işlevsiz ve amaçsız buluyorum bazen. Çevremdeki herkes başkası için bir anlam ifade ediyor da ben perde kornişleri çıkmasın ya da masa sallanmasın diye araya sıkıştırılmış kağıt parçasıyım sanki.

Her ne kadar haksızsam da böyle hissetmekte, bir insan duygularını ne derece kontrol edebilir? Edemiyor işte. Aşık da oluyor, yalnız da hissediyor... Mutlu da oluyor. Sıradan bir insanım ben de. Öyle olduğumu düşünüyorum.

Çok mu şey istiyorum diye düşünüyorum da... Çok şey istiyorum gerçekten. Belki de gerçekten bu kadar sevilmez bir insanım ben. Belki de sadece olmam gereken yerde değilim.

Son bir şey daha... Şu an kendimi bırakırsam ağlayabilirim. Sanırım güzel bir şey bu.

24 Ocak 2011 Pazartesi

!!!

Ben: Bu sene 14 Şubat'ta yanlız değilim!!



Mel: Hadi len?!! O_o Bahsettiğin çocuk mu?



Ben: Öyle de algılanabilir tabi.. Okullar 14'ünde açılıyormuş.


Mel: Bit git ya... -.-

22 Ocak 2011 Cumartesi

Sefa Pezevengi...

Kimyadan kalırsam kötü olur.
Böyle dediğime bakmayın, abartıyorum da...
50-60 alınca çok koyuyor işte.
Fizik de çalışmam lazım.
MUN clause'larını da sallıyorum, bakalım ne olacak...
Mel ve Reader'ın sınavları da başladı.
Reader gene kıçını kurtarmaya bakıyor anasını satayım.
Bende de olsa öyle ana baba...
Zaten evde işler bir tuhaf.
Kendimi de nedeni olarak görmekten kurtulamıyorum -çünkü öyleyim.
Öff...
Güzel bir şeyler olsa da enerjimi yeniden bulsam be...

Başlık da alakasız oldu ama.. Bizim arkadaşın lakabı işte.
Maksat geçsin bir yerlerde...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Piraye için yazılmış... Sene 1945, 23 Eylül.

Tarih böyle olunca, ister istemez meraka kapılıyor insan.
Şu aynı yolu paylaştığın yorgun ayaklardan,
kaçı farkında.
110* yaşında Nazım Hikmet Ran...



O şimdi ne yapıyor 
                       şu anda şimdi, şimdi? 
Evde mi, sokakta mı, 
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı? 
Kolunu kaldırmış olabilir, 
— hey gülüm, 
              beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—


O şimdi ne yapıyor, 
                     şu anda, şimdi, şimdi? 
Belki dizinde bir kedi yavrusu var, 
                                               okşuyor. 
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir, 
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren 
                                                    sevgili, canımın içi ayaklar!...— 
Ve ne düşünüyor 
                       beni mi? 
Yoksa 
           ne bileyim 
                    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? 
Yahut, insanların çoğunun 
                            neden böyle bedbaht olduğunu mu?


O şimdi ne düşünüyor, 
                                     şu anda, şimdi, şimdi?... 

*Edit: Kusuruma bakmayın, 2010'da yaşıyorum ben hala...

18 Ocak 2011 Salı

Too late for everything or nothing...

Nasıl hiç istifimi bozmadan devam edebiliyorum...
Kafamı çeviremiyorum, bir kelime edemiyorum.
Sanki hiç umrumda değilmiş gibi davranabiliyorum,
o etraftayken.
Yanımda, çok yakınımdayken...
İçimde; bir yerlerde bir şeylerin büzüştüğünü,
kırıldığını, paramparça olduğunu hissedebiliyorum.
Kendi gelip oturuyor, biliyor musunuz...
Ve sonra gidiyor. 
Gelirken tek kelime etmediği gibi,
giderken de tek kelime konuşmuyor.
Benimle en azından.
Neden geldiğini anlayamıyorum.
Neden gittiğini anlayamadığım gibi.
Kendimle ilişkilendiremiyorum onu.
Ne de olsa konuşmuyor, değil mi...
Ona baktığı gibi bakmıyor,
konuşmuyor, 
gülmüyor...
Ben...
Sanki umrumda değilmişçesine;
konuşmaya,
çalışmaya,
gülmeye,
şakalaşmaya devam ediyorum...

Çünkü başlarda o kadar uğraştım ki
gözlerimi üzerine dikip 
onun gözlerinin rengini çözmeye uğraşmamak için,
konuştuğunda ya da güldüğünde 
kafamı çevirmemek için,
tek kelime etmemek için...
Yanından bile geçmemek için hatta, 
çünkü biliyordum!
Kendimi tutamazdım.

Ve şimdi...
O kadar şartladım ki kendimi 
duygularımı açığa vurmamak için,
öylesine korktum ki hissettiklerimden...
Çünkü alışık değildim, 
bilmiyordum çünkü...
Kendime bile itiraf edememiştim.
Ve şimdi...

Umarım ki gerçekten benim için değildir;
gelişleri, gidişleri...
Mutlu olmaması için bir neden olmaz o zaman.
Benim için, biraz geç çünkü...




17 Ocak 2011 Pazartesi

Çalışmam lazım yazıp duruyorum sağa sola...
Zaten yapılacakları unutmuşum, sıkıştım yine.
Ah benim dertli başım, ne dolanırsın bloglarda...

15 Ocak 2011 Cumartesi

Crazy!..

Acınası hissediyorum kendimi...
I think I'm crazy too...

Walk On By'ı ne zaman dinlesem,
Diana Krall'ın sesi beni alıp götürüyor uzaklara.
Bir burukluk çöküyor üstüme.

Öfff... Yine sinirlerim bozuldu benim.
Yarın bir dışarı mı çıksam,
çıkıp da ne yapacaksam gerçi.

Sıkıldım... Çok sıkıldım.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bu kadar hayalim olduğundan ben de haberdar değildim.
Bu anın geleceğini biliyordum da;
böyle erken, böyle zamansız geleceğini düşünmemiştim.

"En güzel şeyler, 
onları beklemeyi bıraktığınızda başınıza gelir."
Öyle demişler...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Tuhafım lan ben!!
Batıyor mu?!
Hahaha!!!
Çok eğleniyorum,
en sonunda çıldırdım!!
Yaşama enerjimi kaybettim...
İsteğimi...
Her şeyimi...

Aşka olan inancımı kaybettim.
Tanrıya olan inancım;
o uzun süredir yok zaten...
Sanırım en sonunda kafayı yedim...

Yanlızım ben, çok yanlız.
En yakın arkadaşım;
benden 30 yaş büyük.
Ha bir de "babam" sıfatına sahip.

"Babam" sıfat sayılır mı;
bilmiyorum.
Şu anda kim olduğumu bile bilmiyorum.

Zurnanın artık zırt bile edemediği yerdeyim.
Çok hayalperest birisiyim.
Birisiydim.
Hala öyle miyim?

İşte o hayatı boyunca,
gerçek olamayacak hayaller kurmuş
asla vazgeçmemiş birisi var ya;
benim.

Ve tüm inançların,
tüm umutların,
tüm hayallerimin
tükendiği;
tüm kalbimin ve aklımın
acıyla dolduğu yerdeyim.

Nefeslerim;
tükendiler.
Ve yaşamaya uğraşıyorum.

Hissediyorum.

Şu andan itibaren,
ben sadece boş bir kabuğum.

Aldırmayın;
saçmalıyorum...

11 Ocak 2011 Salı

Sometimes my situation makes me say
but sometimes it becomes

!!!

8 Ocak 2011 Cumartesi



You can always party on your own...

Ruh'un doğal yaşam alanı..

Hani herkes odasının bölümlerini çekip koymuş ya bloguna, ben de kendiminkini koyacaktım da uzun süredir kim uğraşacak onunla diye erteliyordum...


Bu benim çöp. Bellidir heralde, çöp işte.... Genelde ağzına kadar dolup da taşana kadar kimse elini sürmez ona. O zaman da annem döker zaten. Ben sadece içini dolduruyorum. Kağıt çöpü değil mi, koku yapmıyor bir şey yapmıyor...
















Bu da benim masam.
Üzerinde henüz bütün defter ve kitaplarım 
yok ayrıca, o zaman daha karışık oluyor.
Çok sevgili laptopum ve Mantık da 
üstünde tabi. Geometri kağıdı da orda ama
göremiyorsunuz siz. Seviyorum geometri.








Benim küçük kitaplık. İçinde tüm kitaplar yok tabi, sığmıyor.
O fantastik tutkusuna kapıldığım zamanlarda doldu içi.
Artık sağına soluna süs koyuyorum. Kardan adam var, mum var. Aldığım ödüller var. Hatta bilmiyorum seçiliyor mu ama o
kavanozda İngiltere'nin toprağı var...














Bu da benim mantar pano. Timun badge'i yerini almış, fütürist 
rozetleri de öyle. Kardeşimin çizdiği salyangoz da orda tabi.
New York University'nin bağlantı adresi var, annemin seneler 
önce hediye ettiği kolye... Rüya yaklayıcısı var kenarda, minik 
bir şey. Lorca'nın bir şiirinden birkaç dize var altta; benim 
çektiğim fotoğraflar falan...














Bu da benim avizem. Aslında avize amaçlı yapılmış olmasa da avizem. Odamdaki en sevdiğim şey hatta. Orjinal bir şey bu. Ayinciler diyorum bu çevresindekilere de. Eski çağda ayin yapan yerlileri hatırlatıyor bana. Hani şu ateşin etrafında dönen tipleri...

Log!c


Yeni aldığı Mantık kitabına daha motorda gömülünce o 
mutlulukla paylaşma ihtiyacı duyan Ruh annesini dürtükler.
"Bir şey kendisinin değilinin değiline eşittir, yani 'ölümlü' ve
'ölümsüz değil' aynı anlama gelir ki bu da p = (p')' kuralının 
ispatıdır anne. 'Eğer'in 've'ye dönüşme kuralının ispatı ne 
kadar sade ve anlaşılır yazılmış değil mi anne!"
Annede ses yok...

Being a logical freak is rocks!! =D

7 Ocak 2011 Cuma

I don't wanna work today!!


Ben de bügün okula gitmedim!
Canım istemedi.
Gitmedim.

Çünkü gitsem aynen böyle olacaktı.

6 Ocak 2011 Perşembe



Ve günler geçiyor...
Her günden ayrı ayrı pişman oluyoruz.
Farkında değil miyiz,
daha iyiye gidiyor.

Ve korkuyoruz.
Çok şeyden.

Ve unutuyoruz.
...

Scream!! At the top of your lungs...

Kendimi neden tutuyordum bu güne kadar unuttum, ya da hiç bilmiyordum. Sinirlendiğinizde bağırın. Kırın. Dökün. Yırtınp atın. İyi geliyor. İyi hissediyorsunuz. Evet, kalbim kırıldı ve bağırmak bunu değiştiremez. Yine de Sinirle soluyup küçücük odada volta atmaktan daha iyi geliyor bağırmak.

Pişman da oldum bu günümden. Daha çok yaptıklarımdan... Aslında yapmadıklarımdan. Lanet olsun ulan... Durup dururken de kendine sinirlenir mi bir insan!

Edit: Resim de alakasız aslında. Komik ama.... Değil mi?..

Search