27 Ağustos 2010 Cuma

Bir sorununuz mu var?!



   Hep "güvenli" idi hayatım. Annem üzerime titrerdi, karanlıktan korktuğum için yıllarca onunla yatmama hiç sesini çıkarmadı. Babamsa filimlerdeki babalar gibiydi. İdolüm, koruyucumdu. -du; artık değil. Beni hayata karşı koruyan tüm duvarlardan yıkılan sonuncusu da babam. Bir yanım daha açıkta kaldı şimdi.

   Maddi olarak etrafımdaki çoğu yaşıtımın sahip olamadığı şeylere sahip oldum. Manevi olarak da öyle, bir bakımdan hiç değilse. Mükemmel görünen bir çocukluğum oldu, bir bakıma mükemmel de sayabiliriz aslında. Yine de; bir kediye kedi olduğunu hatırlatmakla, kedinin kendisini kaplan sanmasına sebep olmak arasında çok ince bir çizgi varmış. Sonradan kavradım. Kendimi hep kaplan sanmışım. Belki de bu yüzden doğru düzgün bir kedi bile olamadım.

   Hatta bunu öylesine ağır öğrendim ki, risk almaktan korkar oldum. Hayatım artık "güvenli" değildi. Her an kırılabilirdim, her tanıştığım yeni kişi kalbimi kırabilirdi. Aldatabilirdi, atlatabilirdi. Anlamazdı, anlayamazdı ki. Anlayamazdı değil mi?

   "Yine kaplanlık yapmaya başladın." dedim hep kendime, "Aç kendini dışarıya. Sen bir insansın, akıl akla benzer." Ve nedense hep başa dönmüş buldum kendimi. Yenilmiş ve yıkılmış. Kendine karşı.

   Annem başka insanların ne düşüneceğini çok umursardı, hala da umursar. Vapurda koşturamazdınız. Diğer çocuklar yapabilirdi, siz "diğer çocuklar" değildiniz. Okul gezilerine tek gidemezdiniz, başınıza bir şey gelirdi. Arkadaşlarınızın evine misafir olamazdınız, rahatsız olurdu aileleri. Değil mi? Rahatsız olurlardı.

   Annem, hayatımı mahfetmiş olabilir. Zihinsel sorunlarıma neden olan çocukluk travmalarımı bana o yaşatmış olabilir. Bir çok konuda ilginç obsesif bozukluklarım olmasının sebebi o olabilir. Onu sevdiğim için mazoşist olabilirim. Bu sizi ilgilendirmez.

Bir sorununuz mu var? Benim var.
   

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Gece 11 suları, denizde sırt üstü uzanırken...

aklımda bir şey var
sanki tüm Samanyolu'nu önüme sermişler gibi
yada senin yüzün
tam önümdeymiş gibi

içimde bir his var
sanki
dünyadaki bütün düşünceleri
aklımın içine sığdırabilirmişim gibi

hepsini bir araya koyabilirim
ama yinede
yetmez biliyorum
sana içimi dökmeye

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Şekerler ve çürük dişler...

Ramazan falan... Benim hiç hoşuma gitmiyor böyle şeyler. Bir de peşinden bayram geliyor. Ben küçükken, yani gerçekten küçükken, şeker bayramlarında annem beni vitrin bebekleri gibi giydirir saçımı yapar bir köşeye oturturdu. O köşeden kalkmak, ayak altında dolaşmak, yasaktı. Çocuklar bayram kutlamak için kapıya gelirlerdi. Babam onlara şeker ya da  çikolata verirken kapı aralığından bakardım onlara hep. Annem benim dışarı çıkmama izin vermezdi. Ben hep o çocuklara özenmiştim nedense. O yüzden bayramlardan da, bayramlarda eve tıkılmaktan da nefret ederim.

Lanet olsun! Şimdi nereden aklıma geldi bunlar benim?!

Lanet Olsun!!!!

Kafayı yiyorum blog!! Az kalsın Justin Bieber falan da dinliyordum zaten. Ne bileyim ben; radyo açıktı, ben de öyle takılıyordum. Bilirsin, ben D.Guetta falan da severim. Zaten şu "Baby baby baby baby baby... Oh" şarkısını kuzenimden yeterince duydum. -Kaç kez "baby" dendiğini bilmiyorum.- Demin sabahın köründe bana işkence etmeye çalışan şarkıda da "ini mini mani moo" falan diyordu!! İlk başta Sean Kingston'un sesini duyunca dedim "Ulan adam ne saçma şarkı yapmış mini moni bir şeyler geveliyor.", J.B.'nin sesini duyunca her şey açıklığa kavuştu tabi...

Yine de... Hiçbir şey moralimi bozamıyor son günlerde blog! Çok neşeliyim, hatta gereksiz bir neşem var. Ne allahın biberi, ne göçen leylekler, ne de son ana sıkıştırdığım yaz ödevim bunu bozamadı. Hadi hayırlısı...

20 Ağustos 2010 Cuma

Mezarlık bekçisi...

Bu gün yine kayboldum biraz. Kitabımı aldım;  evin karşısındaki mezarlığa gittim. Ne yapayım, bir orada kimse rahatsız etmiyor beni. Diyordum ki tam... Mezarlık bekçisi çıkageldi, "Annen arıyor." diye. Sevmiyorum o adamı. Kovuyor beni hep. Annem de nerden bulduysa onun telefon numarasını...
Saat 3:21AM.
Sataşacak kimsem yok blog...
Bir şeyler okumaya başlayacaktım ki, bu saatte pek kafamın basmayacağını düşündüm.
Uyusam mı?
Önce birkaç yeni şarkı indireyim bari.
Canım sakız çiğnemek bile istemiyor blog.
Kahve bile istemiyorum...
Ne halde olduğumu bir ben bilirim blog.

17 Ağustos 2010 Salı

Bir de sana başlık bulacaktım!!

- Klimanın önünde lens takmaya çalışmayın. Siz lensi gözünüze götüremeden kuruyor lens, taş gibi oluyor. Bütün tozlar da üstüne yapışıyor. Sonra iki saat temizlemesiyle uğraşıyorsunuz.
- En iyi arkadaşınız kapıdan içeri "Bütün erkekler aynıdır." bakışıyla girerse; sormayın, soruşturmayın. Susturamazsınız. *Not: İstisnalar kaideyi bozmaz.
- Hallaç pamuğunun ne olduğunu bilmeyen insanlar var. Dur tahmin edeyim, şimdi Google'da "hallaç pamuğu"nu aratacaksın, değil mi?
- Eğer nazara inansaydım burnum düşecek diye korkabilirdim.
- Millet oruç tutarken dışarıda bir yerde yemek yemek çok rahatsız ediyor beni.
- Gitarımı kaldırdım. Sanırım geri çıkarmam bu sefer cidden çok uzun bir süre alacak.
- Hikayeme ne yazacağımı bilmiyorum.
- Sanırım sanat yapma kabiliyetimi kaybettim. Umarım sonradan kazanılan bir şey olmadığı gibi kaybedilen  bir şey de değildir.
- Hayatıma bir çok gereksiz insan sokmuşum. Bir kez daha farkına vardım.
- Okullar açılmasın!! Resmen sorumluluklarımdan korkuyorum.
- Ben, otoyollarda arabaların altında ezilen hayvanlara acır; gözümün önünde adam öldürseler dönüp bakmazmışım. Babam öyle dedi.

10 Ağustos 2010 Salı

Ramazan!!

"Neden oruç tutuyorsunuz?" diye bir anket vardı. Sokakta dolaşıp herkese soruyorlardı geçen sene. Kamera, mikrofon falan... Cevaplar farklı, ama hepsi ilintili. Artık anketi yapanın dalgınlığına mı geldi, motora mı bağlamıştı bilemem ama bana da sordu kadın aynı soruyu. "Tutmuyorum." dedim ben de. Öyle bir baktı ki sanki küfretmişim gibi. 

Bir sorununuz mu var? Yok mu? Hadi canım, hep vardır.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Search