Seneca, "Yaşıyorsak, hala umut var demektir." demiş.
İçimden, "Hayır, tükenen umutlara karşı hayatta kalma savaşı verenler de var." demek geliyor ama tükenmedi dalha umutlarım. Sadece o kadar küçükler ki.
Gün içinde rutine giren şeyler olmaya başladı artık. Bicu'nun birası, pencereden sarkıp sigara içmeler... "E" saklamış mı paketi, ne yapmış; aranıyorum aranıyorum yok. Korkuyor Mr. DG bulur ya da biri anlar da ona söyler diye. Bulur bulmaz yakacağım bir tane, nezleyim gerçi. İyce ağzım burnum akmaya başladı. Uykuluyum da, sigarayı bulamazsam duşumu alır yatarım hazır o yokken.
Anlatacak bir şeyim yok aslında, vakit kaybı buralarda dolaşmak. Evimi özledim. Ve bedensel olarak değil, ruhum da kendi evini özledi. Bütün duygularım havada süzülüyor ve omuzlarıma baskı yapıyor. Sahibine ulaşmak için çabalayan duygular.
Güneşin ışıkları yeterince aydınlatmıyor artık.
Dünya üzerinde bir güneş, her sabah doğan... Ama çok uzak.
Kabul Ulan, Sadece Sayfa Bunlar
26 Şubat 2011 Cumartesi
23 Şubat 2011 Çarşamba
Ben olmayınca da kimse yazmıyor buralara galiba...
Evden uzak olmayı sevmiyorum. Şimdiden çok özledim her şeyi ve herkesi. Yabancılık hissi çok ağır bir şekilde üstümde ve ezici. Neredeyse hiç kafa dengi olmadığım insanlarla bir aradayım. Yalnızım ben, yalnız ve yabancı.
Ve çirkin. Çok çirkin hissediyorum kendimi. Görüntsel olarak hiç beğenmedim kendimi ama pek de sorun etmem normalinde. Özellikle güzel görünmek gereken bir durum olunca rahatsız ediyor insanı sadece. Asla istediğiniz standarda ulaşamıyorsunuz. Ya da sadece sizin gözlerinize öyle görünüyor.
Başım ağrıyor benim. Bu günlük bu kadar yakınma yeter.
Evden uzak olmayı sevmiyorum. Şimdiden çok özledim her şeyi ve herkesi. Yabancılık hissi çok ağır bir şekilde üstümde ve ezici. Neredeyse hiç kafa dengi olmadığım insanlarla bir aradayım. Yalnızım ben, yalnız ve yabancı.
Ve çirkin. Çok çirkin hissediyorum kendimi. Görüntsel olarak hiç beğenmedim kendimi ama pek de sorun etmem normalinde. Özellikle güzel görünmek gereken bir durum olunca rahatsız ediyor insanı sadece. Asla istediğiniz standarda ulaşamıyorsunuz. Ya da sadece sizin gözlerinize öyle görünüyor.
Başım ağrıyor benim. Bu günlük bu kadar yakınma yeter.
21 Şubat 2011 Pazartesi
The windows are
The perfect picture
Theyre always changin
Go on get lost
Kendime bir an için kaybolma izni verebilmek
istiyorum. Yarın bu saatlerde başka bir ülkede
olacağımı bilmek... Korkutmuyor beni.
Yinede mekan değişikliğinin getirdiği heyecan,
konferansın gerginliğiyle çakışıyor.
İyi olacak diyorum kendime,
güzel olacak.
20 Şubat 2011 Pazar
Hani bana, hani bana?!
Ciddiyim! Burda modaya karşı aşırı bir tutku besleyen benken neden İtalya'ya giden Ruh?? Çok kıskandım seni G. =D Tamam, gezmeye gitmiyor olabilir. Ama yinede o havayı solumak bile harika olmalı.
Neyse efenim... Ruh bu sefer yanına siyah almak için tutturmuş. Bilirsiniz, konferans kıyafetleri. Ben de ona elbise önerdim. Bir de siyah pantolonunun üstüne giyecek bir şeyler bulmalı! Hemde hemen. Ölçülerimiz yakın olsa dolabımı yağmalayabilirdi, inanıyorum. Ama 1.80'lik boyumla ikisi de 1.60 olan Ruh ve Mel'e benim dolabımdan pek bir yardım yapamıyorum. XD İkisi de birbirinin dolabını kullanıyor olsa da hangisi kimin kıyafeti, ayırd etmek çok kolay. Pastel renkler Ruh'un, kırmızılar ve metalikler Mel'in. İkisinde de koyu renkler var, onlar da modelden ayrılıyor. =D
Tüh, neyse... Yine konudan saptım. Ona gereken siyahın üstüne gidecek bir ceket ve siyah topuklu ayakkabılar. Sana önerim koyu haki ya da lacivert, Ruh. Desenli olmasın ama armalı olabilir. Yine de çok büyük ve renkli armaları önermem. Kadife olsun, ya da yine keten tercih edebilirsin ama ben yine de kadife diye tuttururum. Hem sıcak tutar hem de yakışıyor sana. Ama geniş omuzlu bir şey önermem ki omuzların dar değil zaten, üçgen gibi görünürsün. Aynı zamanda da kısa gösterir. İçine de keten gömlek diyorum ama kısa kollu. Uzun kollu olacaksa da kesinlikle pamuk olacak.
Ve kesinlikle o kol düğmelerini takmayacaksın ki hangilerinden bahsettiğimi biliyorsun.
Mel'in notu: Bence siyah giyme. Mor giy, ama siyah giyme...
18 Şubat 2011 Cuma
Die Another Day
Bu gün ölmedim, evet...
Her geçen gün biraz daha iyiye giderken,
hazır değildim bu haftanın bitmesine.
İtalya'ya gitmeye de hazır değilim.
Başka bir zaman bu kadar sıkılmazdım belki.
Ama buraları bırakmak istemiyorum henüz.
Gideceğim...
Gitmek zorundayım.
Yapabilmeliyim bunu.
Ve bu beni bu kadar üzmemeli...
Başka bir gün ölebilirim.
Ama önümdeki haftayı da bitirip,
eve dönmeden önce olmaz...
16 Şubat 2011 Çarşamba
14 Şubat 2011 Pazartesi
12 Şubat 2011 Cumartesi
O kırmızı ev... Ki önünden geçmişliğim de vardır...
Hep merak ederim zaten...
Şöyle camdan dışarı bakınca gördüğümüz evlerde kimler oturur.
Nasıl yaşarlar...
Ne yerler, ne içerler...
Merak işte...
11 Şubat 2011 Cuma
Sizin için.
İnsanlar ne yaşadıklarının farkında değiller.
Hergün kaç kişinin doğduğunu ve kaç kişinin öldüğünü bilmek isterdim.
Ne yaşadıklarını, ne için yaşadıklarını.
Hayatlarının amacını.
Sanki beni bu hayata bağlayan bir şey yokmuş gibi çünkü.
Baştan ayağa amaçsız...
İnsanlar bunu nasıl yapabiliyor merak ediyorum.
Yani, sonunda her şeyi kaybedeceklerini bilerek yinede çabalamak.
Yok olacaklarını bilerek yok olacak şeyler yaratmak.
Ve mutlu olmak...
Ve ölmekten korkmuyorum.
Hayır. Ne ölümün kendisi ne de sonrası korkutmuyor beni.
Çevremdeki insanlar bana saf sıkıntıymışım gibi bakıyor.
Belki de öyleyim.
Diyorum ya hani, gidecek bir yerim olsa giderdim diye.
Durmazdım bir dakika daha...
Nasıl ölüneceğini bilsem arkama bakmazdım sanırım.
Mutfaktan bir bıçak alıp bileklerimi kesmekten bahsetmiyorum.
Biliyorum, biliyorum... Enine değil boyuna.
Bizim evde bu yöntemle ölecek kadar yalnız kalamazsınız.
Anca daha çok üzersiniz çevrenizdekileri.
Daha çok düşerler üstünüze. Bu sefer hiç ölemezsiniz.
Elimde bir tabanca olsa, işte o zaman ikinciye düşünmezdim belki.
Ve size söylüyorum, kesinlikle bencillikten değil bu ölme isteği.
Sensiz olmaz dese de insanlar, olur çünkü.
Hatta daha iyi olur belki.
Amaçsızca sıkıntı yaratıyorum herkes için.
Ki ölmek de şart değil.
Diyorum ya, gidecek yerim olsa...
Tamı tamına kaybolabileceğim, bir daha bulamasalar.
İnsan unutur. Onlar da unuturlar.
Zaten iki kişiler. Kardeşim küçük daha.
O anlamaz. Anlar da hani, üzmez onu çok.
Çok soracağı, arayacağı biri değilim.
Daha önünde çok yol var diyeceksiniz.
O yolda başına kim bilir neler gelecek...
O yolu yürümeye takatim var mı ki benim?
Hem ulan, sonunu böylesine kesin ve net bildiğim yolu,
ben neden yürüyeyim?
Sizin için.
Siz kendiniz için burada olun da...
İnanın bana, ben kendim için burada değilim.
Hepsi sizin için.
Hergün kaç kişinin doğduğunu ve kaç kişinin öldüğünü bilmek isterdim.
Ne yaşadıklarını, ne için yaşadıklarını.
Hayatlarının amacını.
Sanki beni bu hayata bağlayan bir şey yokmuş gibi çünkü.
Baştan ayağa amaçsız...
İnsanlar bunu nasıl yapabiliyor merak ediyorum.
Yani, sonunda her şeyi kaybedeceklerini bilerek yinede çabalamak.
Yok olacaklarını bilerek yok olacak şeyler yaratmak.
Ve mutlu olmak...
Ve ölmekten korkmuyorum.
Hayır. Ne ölümün kendisi ne de sonrası korkutmuyor beni.
Çevremdeki insanlar bana saf sıkıntıymışım gibi bakıyor.
Belki de öyleyim.
Diyorum ya hani, gidecek bir yerim olsa giderdim diye.
Durmazdım bir dakika daha...
Nasıl ölüneceğini bilsem arkama bakmazdım sanırım.
Mutfaktan bir bıçak alıp bileklerimi kesmekten bahsetmiyorum.
Biliyorum, biliyorum... Enine değil boyuna.
Bizim evde bu yöntemle ölecek kadar yalnız kalamazsınız.
Anca daha çok üzersiniz çevrenizdekileri.
Daha çok düşerler üstünüze. Bu sefer hiç ölemezsiniz.
Elimde bir tabanca olsa, işte o zaman ikinciye düşünmezdim belki.
Ve size söylüyorum, kesinlikle bencillikten değil bu ölme isteği.
Sensiz olmaz dese de insanlar, olur çünkü.
Hatta daha iyi olur belki.
Amaçsızca sıkıntı yaratıyorum herkes için.
Ki ölmek de şart değil.
Diyorum ya, gidecek yerim olsa...
Tamı tamına kaybolabileceğim, bir daha bulamasalar.
İnsan unutur. Onlar da unuturlar.
Zaten iki kişiler. Kardeşim küçük daha.
O anlamaz. Anlar da hani, üzmez onu çok.
Çok soracağı, arayacağı biri değilim.
Daha önünde çok yol var diyeceksiniz.
O yolda başına kim bilir neler gelecek...
O yolu yürümeye takatim var mı ki benim?
Hem ulan, sonunu böylesine kesin ve net bildiğim yolu,
ben neden yürüyeyim?
Sizin için.
Siz kendiniz için burada olun da...
İnanın bana, ben kendim için burada değilim.
Hepsi sizin için.
Bilinçsizlik...
Bir tablo gibi, karışık renklerden oluşan.
Şekilleri hayal meyal seçebildiğiniz...
Kelimelere doğru düzgün bir biçimde
asla dökülemeyecek.
Oblivion benim için aşktı her zaman.
Ve aşk her zaman hüzündü.
10 Şubat 2011 Perşembe
9 Şubat 2011 Çarşamba
Yaz...
Yazı özledim. Gerçekten.
Normalde de pek soğuk havalar insanı değilim zaten.
Çok sıcakları da sevmem gerçi ya.
Yeterince yüzemedim geçen yaz.
Denizi, kumu göremedim.
Daha doğrusu kendi ellerimle bir kenara ittim.
Bu sefer hiç de öyle yapacağımı sanmıyorum.
Sıcak güneşi, sahilde gezmeyi, kalabalıkları özledim.
Kısa şortları, askılı tişörtleri, amaçsızlığı...
Babam gelir istek gider.
Öf be baba!
Yazacaktım ben...
Şu resim aynı biz....

Şu an Ruh'un evindeyim. O kahve için su koymaya gitti, ben de biraz buralarda takılayım dedim. Laptopunun boşluk tuşu kırılmış, bitişik kelimeler görürseniz suç benim değil.
Kings Of Leon'un son albümünü almış, şimdi onu dinliyoruz birlikte. Daha doğrusu ben onun yatağını işgal ettiğimden o da küçük mor sandalyesine oturup ayaklarını kalorifer peteğine dayamış şekilde kitap okuyordu, hala kahvesini alıp gelemedi.
Endişeleniyorum bazen. O kadar kafeinin bir file kalp krizi geçirtebileceğini düşünsem de ona ne zaman bunu söylesem sadece gülüyor. Sonra bir bardak daha kahve alıyor kendine.
Erteleye erteleye biriktirdiğimiz, canımızı sıkan işlerimiz var. İkimiz de birbirimize benziyoruz bu konuda. Onları bitirmeye çalışıyoruz birlikte, biraz destekle daha çabuk bitiyor sanki. Daha doğrusu başlayacak cesareti daha çabuk buluyorsunuz.
Şu anda The End çalıyor. Ve ben sarı sıcak ışıkların altında, Sex On The Fire'ı ilk defa Caleb'in sesinden başka bir sesten dinlediğim günü hatırlıyorum. Yarım bir kalabalık, tam da kalabalık değil.
Hafif bir uğultu. Kısa bir alkış dalgası.
Kapak fotoğrafını çok sevdiğimden behsedeceğim geldiğinde. Aynı biz. Aynı kök.
Ve yinede iki ayrı kişiyiz...
5 Şubat 2011 Cumartesi
Bir dilek dileme hakkım olsaydı, martı olmak isterdim. Hiç bir derdim olmasın. Bir rüzgar, bir de deniz olsun tüm ihtiyacım. Bir kendime yaşayayım. Ve kimse de bir şey beklemesin benden. Evet, evet! Bir martı olmak isterdim. Martı olmak da gerek değil aslında ya...
Gidebilecek bir yerim olduğunu bilsem hemen giderdim. Hemen şimdi bırakırdım buraları.
Gidebilecek bir yerim olduğunu bilsem hemen giderdim. Hemen şimdi bırakırdım buraları.
4 Şubat 2011 Cuma
Evet.
İlk gördüğümde biliyordum.
Ve belkide hiç düşünmeseydim...
Şimdi burada olmazdım.
1 Şubat 2011 Salı
Tatilleri seviyorum!
Evet, bir zamanlar gerçekten yazılarım kendi kendilerini yazarlardı. Sadece ilk cümle ve gerisi kendiliğinden gelirdi. Büyümü kaybettim sanıyordum, sanırım tek ihtiyacım bir tatilmiş. İnsan olduğumu unutuyorum bazen, galiba. O kadar şey bekliyorlar ki benden... Ve tüm beklentileri karşılayabildiğim zamanlar da varmış demek ki, şimdiyse her şey ağır geliyor omuzlarıma. Yazmak iyi geldi. Kafama koyduğum her şeyi yapabileceğime olan güvenim biraz yerine geldi belkide.
Biraz edebiyat çalışayım da babamla kardeşini gezmeye götürelim.
Biraz edebiyat çalışayım da babamla kardeşini gezmeye götürelim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


