6 Aralık 2012 Perşembe

Gözümdeki Gözlük

Sayın okur, sana hayatımın anlamını bulman için iki dakika veriyorum. Çünkü lanet olsun, ben on yedi senedir bulamadım. Belki de olmayan bir şeyi arıyorumdur. Ya da ne bileyim, hani gözündeki gözlüğü ararsın ya bazen, öyle bir arayış içerisindeyimdir. Bilemiyorum.

Christina Aguilera "Acaba ben ne olsam??" diye hiç düşünmemiştir bence, daha sekiz yaşında belliymiş onun ne olacağı zaten. Ya da mesela en yakın arkadaşımın ne olcağına çok kafa yormasına gerek yok, çünkü kendisi 2B kalem ve birinci kalite çizim kağıdıyla doğmuş. Einstein asla "Abi fizikçi olmasaydım ne olurdum acaba lan??" diye düşünmemiştir herhalde mesela.

Herhangi bir şeye özel bir yeteneğim varmış gibi durmuyor, şöyle bir hayatıma bakıldığında. Akademik açıdan çok parlak bir insan değilim; şöyle böyle iyi olduğum dersler de var, geçsem yeter dediğim dersler de. Çizim yaparım ama Picasso değilim. Hayal gücüme kuvvetli derler, yazarım ama Tolkien değilim. Spor yaparım ama ne Bolt'um ne de Phelps.

Dünyanın benim gibi insanlara pek ihtiyacı yok aslında düşününce. Yani bir dünyaya bir seferde yirmi kadar büyük yazar ve felsefeci, on kadar sağlam fizikçi, bir o kadar biyolojist ve kimyager, bir elin parmakları kadar insanüstü matematikçi, iki elinden her şey gelen şef ve üç dört yenilikçi mimar konsa yeter bence. Biz de işte anca ölünce çürüyüp azot döngüsüne falan yardımcı oluyoruz. Ha bir de kapitalizmi taşıyoruz omzumuzda, o var.

Şimdi faşist olduğumu düşünen arkadaş, mikrofon senin. Çık kürsüye ve anlat, dünyaya ne kattın arkadaşım. Haybeye yaşıyoruz. Bir çoğumuz haybeye yaşayıp gidiyoruz.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Eski okurlarımdan burda hiç kaldı mı bilmiyorum ama...

Ben çay falan içmeye de başladım, haberiniz olsun.

Artık eskisi kadar yakınmıyorum blogda farkındaysanız, mümkün mertebe güzel şeyler yazmaya çalışıyorum. Neden derseniz; yok, hayatım çok daha kolay ve güzel olduğundan değil de...

Problemler artık sadece benim problemlerim ya da annemle ettiğim iki kıytırık kavga olmaktan çıktılar da o yüzden. Çok ağır bazı şeyler, öyle ulu orta yazılmıyor.

Bazen en başıma gelmez dediğiniz şeyler sizi buluyor; hayatta inandığınız ne kadar şey varsa önüne katıp, süpürüp gidiyor. Ağır geliyor, ağlayamıyorsunuz da.

Neyse ne... Boşverin siz bunları. Hayat nasıl?


10 Kasım 2012 Cumartesi

Diyabeti Durdurmak??

Affedin beni de, "Diyabeti Durduralım" ne demek?

Ben diyabetliyim, 8 senedir diyabetliyim hemde. Bunca sene diyabetle yaşadıktan sonra, topluluğunuzun ismini hayat tarzıma bir saygısızlık olarak addediyorum. 

Diyabeti durduramazsınız.

Diyabet insanda bir kez ortaya çıktığı zaman hayat boyunca birlikte yaşamayı öğrenmeniz gereken bir hormonsal bozukluktur. 

Hastalıktır demiyorum çünkü hastalıkların tedavisi olur; diyabetin yok.

Ve bu bir ömür süren yolda, diyabetliler desteğe ihtiyaç duyar.

Bir diyabetli, hayatı boyunca her gün 3 ila 5 kez şekerine bakar ve insülin iğnesi olur. İnsan hayatının ortalama 80 yıl oldupunu düşünsek, benim gibi 8 yaşında diyabet tanısı konmuş bir kişi hayatının geriye kalan 72 yılını diyabetle geçirir. Bu 26 bin 280 gün yapar.

Ben günde 5 kez şekerime bakıp insülin yapıyorum. Yani hayatımda tam tamına 131 bin 400 kez.

İnanın "Diyabeti Durduralım" sloganı ne moralime, ne de hayat tarzıma bir yardımda bulunuyor.

Çünkü diyabeti durdurmak diye bir şey, üzgünüz ama henüz bulunmuyor.

Siz biliyorsanız böyle bir yol, paylaşın bizimle, biz de özür dileyelim.




Bu kadar"cık" zararla kurtulmam mucize...

Geçenlerde duydum Lupe Fiasco'nun "Bitch Bad" şarkısını. Bu içeriği beklememiştim açıkçası.

Sonra bana aslında ne olduğunu fark ettim bu şarkıyı dinlerken. Popüler kültürdü bizi yerden yere vuran.

Bir süredir kilo verme çabası içindeyim, açıkçası kendimi bildim bileli de orantısız bir vücudum oldu. Ne her yerimden kilo aldım, ne de verebildim. Çöp gibi el bileklerim varken bile göbeğim benden önde giderdi. Ki hala da öyle.

Fakat Lupe bana şunu fark ettirdi ki; ne kadar kilo verirsem vereyim, aynaya baktığımda asla aradığım görüntüyü bulamayacağım. Hep bir şeyler eksik olacak. Çünkü onlar, ve yarattıkları her şey sahte.

Sanki bilmiyorduk... Yine de, popüler kültürün kendi ağzından duymak ilginç oldu.

2000'lerin başında ben çocuktum. '90'ların soununda ve 2000'lerin başında R&B parlak çağlarını yaşıyordu. Televizyon kanalları Bass'ler ve 808'lerle dolu şarkılarla yüklüydü.

Bir Destiny's Child dalgasından sadece bu kadar"cık" etkilenmeyle kurtulmam bile bir mucize.

Henüz bağlantıyı kuramamış olanlarınız için açıklaması geliyor şimdi de.

Ben hayatımın hatrı sayılır bir kısmında, kum saati gibi kadınların şarkı söyleyip dans etmesini seyrettim televizyonda.

Asla öyle bir vücuda sahip olamayacağımı daha önceden bilmiyormuşum gibi sanki...


9 Kasım 2012 Cuma

Artık ağzıma geleni söylüyorum.

Son zamanlarda hiçbir şey düşünemediğimi fark ettim. Daha doğrusu yapıcı, yaratıcı düşünceler beni biraz terk etmiş gibi sanki. Gittiğim her yerde iş düşünüyorum. Hangi proje için ne yapsak iyi olur, hangi ödev/test ne araya sıkıştırılır, acaba bu sene bilmemnenin yarışması olur mu, olursa katılır mıyız, sınav haftasına ne kadar kalmış, denemelerle çakışan konferans tarihleri... Hazırlanması gereken tasarımlar, posterler... Kişisel defterlerimde kimya deney demoları ve tepkime formülleri.

Aldığım bir Popular Science, o da bir aydır beni bekliyor ki okuyayım da yenisine yer açılsın.

Tabi bütün bunların içinde bir şeyler yaratmak... Düşüncelerimi toparlayamıyorum, kendi içime dönemiyorum. Artık canım bile yanmıyor.

Eskiden daha az işim yoktu aslında. Ama ben artık umursamadan da hayatını kotaracak mertebeyi geçtim biraz. Hayatımla işe yarar bir şeyler yapabilmek istiyorum. Ve sanırım bu uğurda da bireyselliğimi kurban ettim farkında olmadan.

Gerçi iş bitti çoktan; ok yaydan, kurşun namludan çıktı. Geri dönmek namümkün.

Eğer şimdiki beni ve bundan dört sene önceki beni birleştirebilseydim...

Belki de olması gereken budur. Önce biri, sonra diğeri. Ve en sonunda ikisini de yaşatmanın bir yolunu bulurum.

Sistem benim de beynime girmeyi başardı bu dört sene içinde. Enfeksiyonal bir hastalığa yakalanmış gibi hissediyorum kendimi. Sevmediğim insanlardan birine dönüşüyorum.

Ne dışarıdan harika görünüyor hayatım, ne de ben öyleymiş çabasına devam ediyorum. Kusura bakmayın. 16 sene sustum ben. Artık ağzıma geleni söylüyorum.


7 Kasım 2012 Çarşamba

Ben büyüyünce hiçbir şey olmak istemiyorum. O kafa yok ki zaten. Akademik işleri boşver. Yurtdışı yalan.

Ben hala jetonlu arcade oyunları görünce oynamak için tutturan; oynayamazsa dudağını büken, gözleri dolan bir, bir...

Aşırı gelişmiş bir çocuğum ben.

Ve çiğ karnıbahar yiyorum.


31 Ekim 2012 Çarşamba

1 Ağustos 1995, saat 8:20'de sıcak bir yaz gününe doğmuşum ben. O gün kayda değer pek bir şey olmamış dünyada ama ertesi gün Şili'ye vuran kar ve soğuk dalgası o ay boyunca ülkenin bir çok yerini felç etmiş.

Benimle aynı günde Filipinli bir aktör olan Derick Monasterio doğmuş. O kim mi? Hiç bilmem.

Hayatımın ilk birkaç saati hastanede, ilk birkaç günü ise bir teyzemin evinde geçmiş. Daha o eve girdiğimiz ilk gecede güveler vücudumu yemiş. Sonra da kendi evimize geçmişiz zaten. Hayatımın ilk senesi ise Malatya'da, sabahları babam okuldayken bana bakan annem ve akşamları annem hastanede nöbetteyken bana bakan babamla geçmiş.

İstanbul'a gelmişiz sonra. Babamın tayini çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yere Büyükada'ya çıkmış. Annem de Heybeli'deki verem sanatoryumunda çalışmaya başlamış.

Çocukluğum aman kızımız düşmesin, üzülmesin, bir yanına bir şey olmasınlarla geçti. Sporla aram hep kötüydü. Koşamazdım, atlayıp zıplayamazdım. Çabuk yorulurdum. Buna rağmen üç sene yüzdüm. Bir de her yere bisikletle giderdik adada.

Küçükken ansiklopedileri elime oyuncak diye verirlermiş, resimlerine bakarmışım. Evimizde bir duvar boyunca kitaplık vardı, hep okudum. Okumasaymışım keşke. Algısı düşük insanlar mutlu oluyor. Sebzelere bakın mesela!! Hiç mutsuz sebze gördünüz mü?? Okumayın.

Babam haklı olarak inançsız, annem haklı olarak spiritüel bir insandı. Ben de Eski Mısır tanrılarına inanırdım küçükken. Olsun...

...

Hala niye okuyorsunuz ki sonunu bildiğiniz hikayeyi?? Sonra benim gibi mantar bir insan çıkmış işte bütün bunların içinden. Bak hala okuyor...

Git bir çay koy sen dost insan. İçimden bir ses sen çay seversin diyor.

Search