30 Eylül 2010 Perşembe

Aşık olmak düşüncesinin kendisine aşığım ben.
Şanssızdım belki de, aşkın kendisini anlamadığımı fark ettim zamanla.
Kararsızım şimdi, belki de kimseyi asla sevemem ben.

28 Eylül 2010 Salı

i need some sleep...

Yorgunsun, biliyorum. Az önce gözlerinde gördüm. İnsanların içini gören, bir o kadar da kör gözlerinde. "Kal." dedim, "Yorgunum." dedin. Kibarca, bir o kadar da vahşi; kalktın üstü beyaz örtülü koltuktan. Ellerini ceplerinin üzerine sürttün, etrafa bakınarak. Sonra gittin, ki hoşçakal demeyi bilmezsin zaten. Kapalı kolilerin arasında, soğuk apartman dairesinde biraz daha oturdum. Az sonra sanıyorum ki nakliye aracı varıp götürecek hepsini.

Zordu bu evi bırakmak. Adayı, Müzeyyen Teyze'yi, onun süpürgesini hatta ve senin evine 15 dakika uzaklıkta olmayı. "Bir düğün, bir cenaze." demiştim hani geçen hafta, aynı gündü ikisi. "Hayat." demiştin sen de. Hayat. Böyle işte.

Perspektif...

Var Sim var... Saf bir hiçlik daha da ötedir aşktan. Önemsemediğin şeyden nefret de etmezsin, sevmezsin de onu. Çok daha zordur aşktan, umursamamak bir şeyi. Nefret bile edememek, daha da ötedir aşktan. Sonudur bir şeylerin ve her şeyin. Tam tamına zıttıdır aynı zamanda aşkın, hiçlik. Biri yaşama gücünü yayarken vücuduna kalbinden, diğeri sadece hiçtir. Ve sonra ölürsün... Vücudunun hala diktir belki ama, sen ölüsündür aslında.  


Hiçliği tanımlayamaz insan. İşte bu yüzden, hiçlik üstündür aşktan.




Sevgi+Nefret=?

27 Eylül 2010 Pazartesi

Böyle Güne Kafam Girsin!!

Hala gülüyorum sayın okurlar. 
Bana matematik demeyin.
Bana Betty demeyin. 
Bana "Oh, hi." da demeyin.
Hala gülüyorum, lanet olsun. 


**Mel, S. Plans'e yeni bölüm gelmiş. Oku, neye güldüğümü anlarsın. Bizim başımıza gelenden de beter. 10 Temmuz, biliyorsun.

23 Eylül 2010 Perşembe

Üç Nokta

"Boş bir sokakta yürümek hiç nasip olmadı bana, ben hiç kaybolmadım ya da. Karanlıktan korktum ama güneşi de sevemedim hiç. 18 Eylül 2001 tarihi dışında okula asla isteyerek gitmedim, korktuğum nadir şeylerden biri oldu okul; biliyorsun."

Bu sabah Ruh'un annesi izinliydi işten, onu uyandırma görev de bana verildi. Çatallı, boğuktu sesi ilk açtığında telefonu; şarkı mırıldanıyordu. Sonra bunları söyledi. Kelimesi kelimesine... Söyleyecek bir şey düşündüm ama hiçbir şey gelmedi aklıma."Uyandın mı?" dedim. "Evet." dedi. Kapattım.

Onu gün içerisinde daha sonra arayabilirdim, arayamadım. Bu konuşma gerçekleştiğinde saat 05:00'ti bundan yaklaşık sekiz saat sonra kendime ağlama iznini ancak verebildim. Ağladım, çünkü biliyordum.

18 Eylül 2001 tarihi dışında unutulmayan başka tarihler de vardı; onları hatırlamak, onları tekrardan yaşamak gibiydi.

Kafanı kırarım Ruh!! Ağlatmayacaksın bir daha beni.

22 Eylül 2010 Çarşamba

!00

100. kaydımızı Nesrin Topkapı hayranı olan eski çamaşır makinamıza ithaf ediyorum. Çekirdek ailemizin ilk üyelerinin birbirlerini bulmasından bu yana bizlerle olan 17 senelik emektar çamaşır makinamızı birkaç ay önce değiştirmiş bulunuyoruz.

Sessizliğe alışamadım,
Sensiz gecelerde.
Duy sesimi,
Dön gel.
Ellerimde, hala kirli gömlekler...

Çok sessiz lan bu yenisi. Sıkarken titretirdi evi eskisi.

Alın size kafiye de yaptım. Dağılın ulan!

17 Eylül 2010 Cuma

Reading A Book Over A Shoulder...

"When I see a movie with someone it's kind of uncomfortable, like having someone read your book over your shoulder."

"Film izlerken yanımda birisinin olması biraz rahatsız edici, omzunuzun üzerinden kitabınızı okuyan birisi olması gibi."

Bu cümle okuduğum bir kitabın daha ilk sayfasında geçiyordu. Daha ilk sayfadaydı ve ben henüz kitabın ikinci paragrafında, kendimle ana karakter arasında ortak bir yan buldum. 

Benim arkadaşlarım yok mu? Elbette birlikte eğlendğim insanlar var. Ama kesinlikle sinemayı bir sosyalleşme aracı olarak göremedim ben. Sevgilim olsa, çağırsa, onunla da gitmem. Gidemem ki...

Bir arkadaşını alsan, gitsen sinemaya; konuşacak, filmi izletmeyecek, üstüne bir de sonrasında hayal de kurdurmayacak sana sokakta yürürken. 

Mel ve ben birbirimizi iyi tanırız. Bir gün bizi birbirine küs gibi konuşmadan oturmuş yemek yer görürseniz, anlayın ki sinemadan dönüyoruz biz. Salonda farklı yerlere otururuz, film bitişinde de eve dönerken de pek konuşmayız. Ertesi gün, ancak. 

Hayır. İkimiz de rahatsız olmayız. Çünkü ikimiz de rahatsız olduğumuz asıl şeyin konuşmak, kendi içsel dünyamızdan sıyrılmak olduğunu biliyoruz. 

Sağolsun, varolsun Mel.

Not: Save Me, Breaking Down ve Baby Arizona'ya yeni bölüm gelmiş Mel! 

15 Eylül 2010 Çarşamba

Ev...


Hep şöyle bir evim olsun istemişimdir adada. Hiç içinden çıkmayayım, en üst penceresinden sokağı seyredeyim. Kışları soba yakayım içinde, camları sallansın yağmurda. Kapısının önündeki merdivenlere kedi maması ve yarısı kesilmiş beş litrelik su şişesinde su koyayım. İçi toz ve ahşap koksun. Biraz benden koyayım içine, biraz da eski olsun...


14 Eylül 2010 Salı

Smells Like Teen Spirit

Scott Davis'in çok güzel bir piyano uyarlamasını paylaştım Tumblr'da. Rockfluence ve Pianotarium çok güzel albümler gerçekten. Bir de almaya fırsatım olsa.

Tumblr - La Flamme Radioactive

13 Eylül 2010 Pazartesi

Hafta Pazar'dan başlar...

Çok karmaşık bir yazı olacak baştan uyarayım. Kafamı kurcalayan çok şey var.

-Referandum.
-İkincilik.
-Okul.
-Ben abartmışım sadece 3 taneymiş.

Blogumda siyasi tartışmaya girmeme ya da görüş bildirmeme kararı almıştım kendimce. Buna uyacağım. Yaşım yüzünden eleştiriye maruz kalmak istemedim. Bazı insanların kendilerinden küçükleri küçümseme hastalığı var ki, bunu özellikle siyaset ve din üzerinden yapmaya bayılıyorlar. Nedense. Neyse. Tek söylemek istediğim; üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.

Ve ikincilik efendim. Elimizden ne gelirse diye oturdum başına. Kabul; basketboldan, futboldan anladığım kadar anlamıyorum. Daha doğrusu maçları özellikle takip etmem, müsait oldukça izlerim. Maçın sonunu da izletmedi zaten annem, 10'da uyuttu beni. Sabahki "İk-inci" manşetlerine çok uyuz oldum ayrıca. Kendimi bildim bileli vardır o. "Bir-inci" "İk-inci" Değişik bir şeyler türetemediler henüz. Dershaneler bile aynısını kullanıyor. Anasını satayım ne manşetmiş!!

Okulun ilk günü okula geç kalan da bir bendim tabi. Yine. Eski müdür yardımcısı müdür olmuş. Bir konuştu ki sormayın. Yanlış anlaşılmasın, ben böyle formalite işlerde cıvıyan öğrenci grubundan olmadım hiç, dinlerim. Babam edebiyat öğretmeni olduğundan, küçüklükten beri konuşmalar hayatımın bir parçasıdır. Ama bu adam beni bile bıktırdı yani. Bir de ottan boktan değişiklikler yapmışlar, öğretmenler değişmiş falan... Hadi hayırlısı diyorum, siftahı yaptık. Bakalım gerisi nasıl gelir...

12 Eylül 2010 Pazar

O 4 saniyeye manikürler feda olsun!!

"Kazandık mı şimdi biz?!" şeklinde *hönk* deyip kaldığım saniyelerde bir yandan da yerdeki döşemeyi sökmüşüm. Home'un "bu gün ne kırsam" dediği gibi, ben de "bu gün ne söksem" diye düşünüyorum. Maç başladığında elime levyeyi alırım ama bu sefer, zaten bütün tırnaklarım kırılmış. 

Facebook'tan Sloganlar: (A)rtık (B)izi (D)urduramazsınız!! 

11 Eylül 2010 Cumartesi

Hayat pahalı lan!!

Bizim okul ocağımıza incir ağacı dikmeye devam ediyor efendim. Yaz ödevi için bir parmak kalınlığı olmayan kitaba 25 TL verdikten sonra, sadece defter ve dosya kalabalığım 225 TL tuttu. Elimde 5 poşetle Kadıköy'de boydan boya yürümek nedir bilir misiniz siz?? Matematik hocası 7 ortalı defter istemiş!! Oha ulan, 7 ortalı defteri n'apıcaz biz?? Rüyamda "Ehi ehi!! G*tünüze girecek o defterler!!" diyen kılkuyruk bir herif görmektan korkuyorum blog!! 225 liraya ben dünyayı alırım ulan!! İki deftere o para verilir mi?? Yanıyorum blog!! İçim yanıyor!!

10 Eylül 2010 Cuma

?!!

A be kızım...
Özgürlük, kadınlık hakları, kadın erkek eşitliği...
Hoş şeyler bunlar.
19D'ye sütyeninin dantelleri görünerek binmeyi hangisinin kapsamına sokuyorsun??
Anlamıyorum.

Anlayan biri anlatsın bana bu olaydaki mantığı.
Tabi anlayabilen varsa efendim.

Ah bu arada!! Ayıcık -ki kendisi sevgilim olur- o kızı kesiyordu.
Görmedim sanma hayatım.
Dayak atacağım sana ama öldürmem merak etme.
Ayıcık olmazsa evde kalırım ben!!
Daha 5 tane çocuğumuz olacak bizim.

Gerçi Ayıcık'a kızmamak lazım.
Ben de kesiyordum kızı, ilginç bir havası vardı doğrusu.

Radioactive!!



Yine Kings Of Leon...
Yine Caleb...
Yine dinlemekten bıkılmayacak bir eser...

Çok mu reklamvari oldu??
Bir an önce gelsin, "Come Around Sundown"...

9 Eylül 2010 Perşembe

Çikolata.

Budur benim için bayramın tek anlamı!
Mel geldi az önce. Birlikte üç kat olan çikolatanın ilk katını bitirdik.

Annem, babam ve kardeşim halamı ziyarete gittiler.
Demin de birisi kapıyı çaldı ama bakmadım.
Bakmam da...

Efendim bayramınızı kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim.
Arz ederim.

*** Bayramlar!!

Ruh bayramları sevmiyor.
Bayramları ben de sevmiyorum.
Babam ailesi tarafından pek sevilmezdi.
Annem kendi anne-babasını genç yaşta kaybetmişti.
Kapıyı çalan mahalleli çocuklara şeker dağıtmaktan başka bi anlamı yoktu bayramın.

Şu anda, ben bunları yazarken, içeriden Seval Hanım'ın ve Şevval Hanım'ın sesleri geliyor.
Öyle bir gülüyorlar ki... Kaçıracaklar beni.
Seval Hanım babamın eşi, Şevval Hanım da ablası olmakta.
Beni sevmezler. Trajikomik bir olay aslında.
20 yaşımdayım ve babam tarafından odama gönderiliyorum.
Abim doğal olarak gelmedi.

Kaçıracaklar lafını öylesine söylemedim.
Şimdi Ruh'un evine gideceğim.
Hiç değilmse orda çikolata yiyebilirim.
İki Anti-Bayram hatun, geçiniriz kendimizce...

Ama Nuray Abla yine kızar bize koltukları bozuyoruz diye.
Razıyım ona, istediği kadar kızsın bana.

Edit: Şu "Bitirene Çukulata" yazısı da tam konsepte uygun canım...

7 Eylül 2010 Salı

o.O

Kardeşim Iron Maiden'dan korktu. 
Annem kendisine bir yandaş buldu.
Babişkoyla yine kavga ettik.

Ulan şu adamla üç gün barışık kalamadık.

I'm gonna start a fire....


Günün şarkısı bu olsun: Wolf People - October Fires

Bu gün babamın eşiyle kuaföre gittik. Artık turuncuya dönmeye başlamış saçlarımı yeniden kızıla boyattım. O da sönen saçlarına yeniden perma yaptırdı. Odamda annemin fotoğrafını gördüğünden beri biçimsiz saçlarını onunkine benzetmeye çalışıyor. Küçükken çok severdim babamı. O kadınla evlendiğinden beri sevmiyorum. Yüzsüzüm ben; paramı versin, yeter.

Adaya dönünce Ruh'la kahve içmeye gittik. Ben abimi kaçıran kadından yakındım, o da referandumdan. "Şimdilik Evet" yazan bir reklam panosu gördüğünü söylüyor Ruh. "Şimdilik Evet" nedir yahu??


6 Eylül 2010 Pazartesi

Dirty Glass


Efendim bazen Ruh'un Genetik Mühendisliği'nden vazgeçip fotoğrafçılığa ya da hiç değilse herhangi bir sanat dalına kaymasını istemiyor değilim. Bakın kendisi bu fotoğraf hakkında ne demiş:
Eskiden hayatımı bir camın arkasında yaşıyordum, çor kirli bir camın. Ne yaşadığımı anlayamıyordum. Her şey çok çabuk değişti. Temizlemeye vaktim olmadı, bunun yerine camı kırdım.


Getting Over Everything!!

Babişkoyla bir araya geldiğimizde her şeyin üstesinden gelebileceğimizi unutmuşum. Erzincana, ninemin mezarına bir yolculuk ve yeniden eskisi gibiyiz. Hatta 20 senedir -üniversiteden beri- gitmediği Erzurum'a da gittik. Bir de şu sıcaklara dayanabilen bir bünyem olsa süper olacaktı. Sevmiyorum işte sıcakları.

Asıl İstanbula döndükten sonra başıma geldi her şey. Babişko beni iskelede bıraktı; o adaya döndü ben Mel'le okula gittim. Kitap alacağız; özel ya, satın almak gerekiyor. Kitabevinden gelen adamdan nefret ediyorum. Geçen sene de o adam satıyordu kitapları. İğrenç herif, gece uyurken evinde basıp muhtelif yerlerini kesesim var. Biz kapıdan çıkarken Mel'in kıçını seyrettiğine bahse girebilirim. Ne diyorum ben yahu?! Bahse falan gerek yok, bakıyordu bariz. Pezevenk herif; 370 lira bayıldım zaten o kitaplara, bir de o bozdu moralimi.

Eve dönerken Mel dikkatimi saçlarımın fönlenmediği zaman karmakarışık olup "I just had sex." biçimine girdiğine çekti. O saç nasıl oluyor bilmiyorum ama kestirmenin zamanı gelmiş galiba.

2 Eylül 2010 Perşembe

Bana uygun bir ilk...

Evet. Blogun gerçek sahibi olan Ruh'dan sonra, ben Mel. Aslında blogda yazmaya ilk karar verdiğim zamanlarda size mutlu bir "hoş geldim" yazısı yazmayı planlıyordum.

Az önce "Yeni Bloglar" adı altında reklamı yapılan renkli bir blogun ilk postunun bir kısmını okudum. Bir kısmını diyorum çünkü daha fazla okumaya dayanamadım, öylesine sinirlendim ki gürültü edip alt katı uyandırmamak için elimi bir şeylere sürmeden önce sakinlaşmeyi bekledim.

Bu renkli şirin ergen blogunun sahibi kendi kendisine şizofreni tanısı koymuş. Normalde ergen güruhunun bu densizliklerine fazla sinirlenmem. -Yaş ilerledikçe sinirimi başka işlerde kullanabileceğimi öğrendim, onlara saklıyorum.-

Ben çok sinirlendim, çünkü ben yanımda gerçekten şizofren olan birisiyle büyüdüm. Hala da kendi kendisine konuşurken mimiklerini saklayamaz o. Hiç değilse artık dışından konuşmuyor.

Zordu işte anlayın. Gecenin bir yarısı, sinirle bunlardan bahsetmek de zor. Sözde ilk yazımda kendimden söz etmem gerekirdi. Belki yarın, daha sakin ve dinlenmişken.

"Hoş geldin." deyin bakalım, sözümün dinlenmesini severim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Losing Hope

4 sene bana kardeşimle ne alıp veremediğim olduğunu sordular. Alıp veremediğim bir hayattı.

Kardeşimin doğumunda annemin hiç sancısı olmadı. Suyunun geldiğini de anlamamıştı gece.

Öğle sıralarında karnındaki ağrı -sancı değil ağrı- artmaya başlayınca Kartal Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

Operasyon odasından çıkan hemşire annemin rahim duvarlarının bebeğe çok yaklaştığını söyledi.

Annemin kanamasının arttığını söyledi.

Seçim yapmamız gerekebileceğimi söyledi.

Annemi istiyordum; öylesine bencildim ki, tüm suçu küçük bir bebeğe yüklemiştim.

İki yeşil giyisili kadın ellerinde kanlı bezlerle ameliyathaneden çıktıklarında onun annemin kanı olduğunu biliyordum.

Hayatımda kendimi daha aciz ve küçük hissettiğim başka bir an olmadı.

Elimden hiçbir şeyin gelmediği bir andı o.

Operasyon odasından önce annemi çıkardılar. Boynunun altına kadar beyaz bir örtüyle kaplıydı.

Öldüğünü sandığımı hatırlıyorum. Sonrası boşluk.

Uyandığımda beni annemin yanına yatırmışlardı.

Yatağın ayak ucundaki kuvözde minicik bir bebek vardı. Misminicik.

Ağzımdan ilk çıkan kelimeler bunlar oldu, "Küçücük."

Ondan nefret ettiğim için kendimden iğrendim. Bunun için lanetlenebilirdim ve umrumda olmazdı.

Sonra tüm kolunun, başının, bacaklarının bandajda olduğunu fark ettim.

Öfkemin kontrolden öylesine çıktığı başka bir gün olmadı.

Doğumu gerçekleştiren doktoru bulabilseydim, büyük olasılıkla şu anda burda olmazdım.

Küçük kardeşimi boydan boya kesen adam, benim kinimle lanetlenmişti.

3 hafta kadar sonra trafik kazasında öldü.

Kardeşim tarafından lanetlenmemiş olmayı diliyorum, tek isteğim bu.

Ben sadece ona yaklaşmaya korkuyorum.

Search