Mel'le küçük, neşeli olarak tanımlamayı çok sevdiğim o kafede buluşuyoruz, sözde bana biyoloji çalıştıracak. Fonda Kaoma - Lambada çalıyor, oturduğum yerde hafif hareketlerle, kendi çapımda, dans ettiğimi de garson gelip siparişimi isteyene kadar fark etmiyorum. Sert bir kahve söyleyip Mel'i bekliyorum; o da her zamanki gibi geç kalıyor, sonra da kahveme laf ediyor bir posta. "Çok içiyorsun." diyor, "Duyan da sigara tiryakisi sanacak beni." diye hafifçe gülüyorum.
Biraz anlatıyor ama farkında, onda değil dikkatim. "Yunanlıları sevmem ben, çok şamatacı insanlar." diyorum durup dururken. Sorgulamıyor. Hoperlörlerden odaya yayılan şarkı Walk On By artık. Biraz kendime sinirleniyorum. "Tam aşık olacak zamanı buldun." diyorum kendime, "Tam da adamını buldun." Anlıyor.
"Kalkalım." diyor, itiraz yok. Yolda yürürken kendi kendime Soul Man'i mırıldanıyorum, sırf aklımdaki iç karartıcı düşüncelere inat. Kaldırım kenarındaki taşlardan yürüyorum. Mel gülüyor. Birkaç kişi dönüp bize bakıyor. Dönüp dil çıkarasım geliyor bir an, geldiği gibi de kayboluyor bu his. Aniden.
Sonra bu aniden hissettiğim dil çıkarma isteği aniden kabaran ve aniden sönen umut duygusunu hatırlatıyor bana. Gene moralim bozuluyor. Nefret ederim aslında şu melankolik halden de... Bu sefer Mel "Get yourself off the ground! YMCA!!.." diye neredeyse bağırarak beni güldürmeye çalışıyor. Başarılı da oluyor aslında.
"Yılbaşında arkadaşımda kalıyorum." diyorum, bu sefer başka bir yere gitsin diye uğraşıyorum. İçini çekiyor. "Büyüdün, değil mi?" diyor. Gözlerim batmaya başlıyor birden, ayrı geçireceğimiz ilk yılbaşı olacak. "Yapacak hiç bir şeyim yok ki." diyor, dile getirilmemiş sorumu hissetmşcesine. "Bulmalısın, bulabilmelisin." demek istiyorum. Ama tek yapabildiğim dilimi ısırıp yürümeye devam etmek oluyor.
Ne yapacağımı bilmediğim anlardan birisi, ve ben saatlerdir içinde kayboluyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder